Ana içeriğe atla

Satın Alınamayan Ortak Kader “Yeni Normal”



Bugünlerde çoğu insan nasıl normalleşeceğimiz konusunda tartışıyor, kakafonik tarzda bu tartışmalar hiçbir  şeyin eskisi gibi olmayacağını ifade eden gürültülü haber bültenlerine yakın benzerlikte yorumlarla beraber buharlaşıyor.Aslında anlamların, kavramların,temsillerin ağına yakalanan  vahşi anlamsız  bedenler olduğumuz gerçeği (Erasmusvari tabiriyle bir  “homo bulla”)ile karşı karşıyayız.Bunun yanı sıra insan hayatında korku ve izalosyonun tam ortasındayken derin ve olumlu bir değişim olabileceği inancıyla uyanıyoruz.Kapitalizmin rasyonalitesi ve şiddetli sonuçları olan ırkçılık, cinsiyetçilik ve eşitsizlikle karşı karşıya kalan insanlar olarak kendi “elleriyle” işledikleri bir geri ödeme olarak olarak  bize geri dönmekte.Uzaklık bir şefkat ve sevgi ifade olarak var olması bir o kadar ironik değil mi? 

Yeni normal olarak  tariflenen  dönemin ana konusu tüm sanat  kamuoyunun salgın sonrasında ne olacağına dair endişeleri öngörüleri, umutları “pandemi sonrası sanat tartışmalarının merkezinde etrafında değerlendirilmekte olduğunu görmekteyiz.Bu tartışmaların görünür kıldığı gerçek (genel anlamda sanatın süreklilik hissini ne kadar hissettiğimizi ifade etsek de) pratik anlamda görünürlük üzerine kurulan var olma pratiğine bir perde indirdiğini bariz biçimde ortaya çıkarmakta. Benim için en büyük merak konularından birisi,şimdiye dair kaybetmeyi umduğumuz can sıkıntısının yerine sanatçı olarak ne koyabileceğim(iz) sorusu.Zihnimi meşgul eden diğer bir soru  “sanatın yaşamı durdurmaya bugünlerde yeterli gücü nasıl bulacağı? Çünkü ben ve diğer tüm insanlar inandığı değerlerin etrafında kurduğu dünyanın gerçekliği her edindiğimiz katı deneyimle büyüyerek, kaybederek ödediğimize yakından tanıklık ediyoruz.

Yaşadığımız gerçekliğin içerisinde gerçeklik enerjisi/ inanç ekonomisi  azalırken, “sanatsal üretim nasıl beslenecek” sorusu merkezi bir önem kazanmakta.Görünür olan gerçeklerden birisi ise demagojinin imal ettiği en büyük maske olan “öteki” korkusu.Metanın kendisinden beklenen daha iyi bir gelecek tasavvuru bir umutsuzluk aracı olarak “şimdi”yi çöpe indirgenmesiyle perçinle(n)mekte. Bu dönem içinde yaşadığımız trajedinin vaad taşıyıcılığı sanatçıların gerçeklikle başa çıkma kapasitelerini görmek için bir çıkış noktası oluşturmakta.

Biz sanatçılar kayıtsızlığa karşı ,uzlaşmaya dair nasıl  bir merhamet gösterebilecek ve imgelemin şefkati altında kendi gerçekliğimizi, susuzluğumuzu nasıl azaltacağız?Paylaşma edimi bu süreçte nasıl gerçekleşecek?Daha da önemlisi acaba paylaşmayı öğrenebilecek miyiz?Benim kendime bir vicdan çağrısı olarak sorduğum sorular  bu sorulardır. Bu tartışmalar bir sanatçı için hiçbir zaman yeni değil fakat daha fazla hissedilir ve kaçınılmaz bir tartışmayı ortaya çıkarmakta.Bu yazdıklarımın içinde hazır bir reçete ve yarına dair peşin verilmiş bir hüküm bulamayacaksınız.Yazdıklarım esasında pandemi üzerinden yorumlamalardan ziyade, şu ana kadar yaşadığım hissettiklerim, genel söylediklerimin bir tekrarı olarak kabul ediniz.Ne de olsa “malumu ilam abesle iştigaldir”. 


İnsan sanırım böyle zamanlarda konuşmayı bırakıyor,ama iç konuşma bilindiği üzere hiç bitmez.İç konuşma baskın bir hale gelince kaçınılmaz olan “paylaşılmaz seslerin yoğunluğu” ortaya çıkar.Ben şahsen bu yoğunluğu bir yolculuk olarak deneyimlediğimi söyleyebilirim.Herkesin kendisini yuvasında hissettiği dünyadan ters yüz edilen bir dünyaya  anlamın arayışının kendisine olan bir  yolculuğun kendisidir.Bauman’ın ifade ettiği hacı olma deneyimine benzer olarak adlandırabilirim. Günümüz dünyasında  “hacı olmak” kendini kaybetmek hiç kimse olmak deneyimine işaret eder ve “hiç kimse” olmaktaki vurgu, imkansızlığın deneyimlenmesi üzerine ,bu açmaza işaret etme hissine odaklanır. Büyük değişim anlarındaki  çevremizde değişimine tanıklığımız içine daldığımız politik, ekonomik, sosyal, ekolojik sistemleri yeni bir netlikle görmemize sebep olmakta.

Covid 19 ile temsili anlamda  neyin güçlü, neyin zayıf, neyin bozuk, neyin önemli olduğunu veya olmadığını görüyoruz.Şu an herkes gibi  bende herşeyin daha iyi  okunur hale geldiği anlamaya çalıştığı bir dönem içine girdiğimizi söyleyebilirim.Bizi dokuyan gerçeklik; bizleri yaşamlarımız  arasında eğiren ve dokuyan bir “dolanma” hali amaç ve anlam olarak yeni gereken yollar bulmamız gereken uzun bir hikayenin başlangıcını oluşturuyor. Bu okunurluk umarım bu kalıcı bir etki anlamında sanat alanında entelektüel kamuoyu farkındalığı oluşması,bir varoluşsal dayanışma anlamında beraberliği getirir.(Yardım yukarıdan aşağıya bir dikey hareketle ifade edilirken,dayanışma yatay eksende yeryüzüyle paralellik kuran bir dile işaret eder.) 

Şüphesiz umut her daim insanın içindeki en büyük güç.Umut geldiğimiz aşamada öngörülemez olanın kucaklanmasını temsil etmekte.Şu an çoğu insanın ne olacağını bilmediği belirsizlikle yüzleşmelerinin  eyleme yol açmasını umuyorum.Maria Popova’nın ifade ettiği gibi “eleştirel düşünce, umuttan yoksun ise sinizmdir, eleştirel düşünceden yoksun umut ise safdillikten ibarettir,” Bir sanatçı olarak imgelerin üretildiği gerçeklik ve o gerçekliğin üzerimdeki yansımasıyla  ilgileniyorum.İmgeler birer perde görevi görürler ve istediğiniz ışığın  içeri girmesini sağlarlar.İmgeler sizin duyulur olmanızı aynı zamanda söylenemeyen şeylerin dile gelmesini(siz istediğiniz kadar)yardımcı olurlar.

Günümüz gerçekliğinde bilindiği üzere bakma edimi görmenin, görmede olmanın yerini aldı. Bu durumda tanrı bir anlamda “timeline” haline geldi.Şu an içinde yaşadığımız yalnızlık genel kanının aksine bende bir anlamda imgesel olarak (karşılaşma, komşuluk, karşılıklı eylem) duyduğumuz mekan arayışının ekrandan gerçekliğe doğru kaydığını deneyimleme umudunu taşıyor.Çok konuşmak dogmatik bir yanılgı olarak “bilen konumu” köpürtmenize yardım edebilir ama bilgeliği beraberinde getirmez. Pandemik dönemde kaybolmanın hayati bir deneyim olduğunu zaman dilimi olarak okumayı tercih edenlerdenim.Sanatçının yalnızlığı bir anlamda kendini dış dünyadan soyutladığı bir gerçeklik arayışı içerisinde var olacağı bir dünya kurma ihtiyacından oluşur.Sürekli çalışma, sürekli didinme ve tatmin edici olmasa aynı yola devam etme bir tür “yaşayarak intihar etme” veya ölmeden kendi yalnızlığına katlanabilme becerisine tekabül eder.Eskilerin tabiriyle söylemek gerekirse “gerçek sakarlık ısrar eder”.Bu anlamda her zaman kendi kusurunu beraberinde taşıyan bir zeka mefhumuna gönderme yapar.Bu dönemde sanatçının “saf kalmaya” çabalayan arzusunun tetikleneceğini düşünüyorum.Bu dünyada sanatçının aradığı bulamadığı tek şey olan o saf arzu,sanatçının kayıp nesnesi.İlhamından beslendiği eleştirel düşüncenin verdiği umutla direnmek. 

Meraklısına küçük bir not;Bugünlerde unutulmuş yeryüzü adaletini en iyi alegorik ifadesi sanırım Coffin Dance fenomeni. Gana’da sürdürülen amacı ölüleri neşe içinde uğurlamak olan bu eski gelenek bir çeşit macabre dans olarak yorumlanabilir.Günümüzde her tür başarısızlığı bir montaj olarak değerlendirebilir ve  tabutla servis edilebiliriz.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

The Language Habitat: an Ecopoetry Manifesto

The Language Habitat: an Ecopoetry Manifesto By James Engelhardt Ecopoetry is connection. It’s a way to engage the world by and through language. This poetry might be wary of language, but at its core believes that language is an evolved ability that comes from our bodies, that is close to the core of who we are in the world. Ecopoetry might borrow strategies and approaches from postmodernism and its off-shoots, depending on the poet and their interests, but the ecopoetic space is not a postmodern space. An ecopoem might play with slippages, but the play will lead to further connections. Ecopoetry does share a space with science. One of the concerns of ecopoetry is non-human nature (it shares this concern with the critical apparatus it borrows from, ecocriticism). It certainly shares that concern with most of the world’s history of poetry: How can we connect with non-human nature that seems so much more, so much larger than ourselves? How can we understan

Ağaçların Kokusu Sergi Metni

Kwahulé'nin tiyatro metinleri bir çok iç içe geçen alandan oluşan parçalanmanın nitelikleriyle birleşerek kendini kurar. Kwahulé'nin metinlerinde yaşadığı Afrika’daki iç savaşın dehşetini   Avrupa’da yaşayan Afrika kökenli halkların diasporik olarak tariflenebilecek “Yeni Dünya” olarak nitelendirilebilen , bir deneyime, psişik bir uzama gönderme yapar. Örneğin Bira fabrikası, anlatım tarzı olarak Kwahulé'nin karakterleri, caz müziğinin doğaçlama nabzını rezonans eden riff’ler ve rötuşlarla konuşmaktadır. Metinlerinde Afrika’ya verilen hasarı temsil eden şiddetli bir dünyayla yüzleşmeyi görünür hale getirmek için abartı ve gerçeküstü dokunuşlar yoluyla, giderek genişleyen bir küresel göçmen sorunsalına gerçekliğini ötekileştirmeden mercek altına alır .Oyunlarının tematik bağlamı, , yoksulluk, sürgün kapitalist açgözlülük, çarpışma ve “ötekinden” korkma - yani “ötekinin” ne şekilde tanımlandığı ile ilişkili bir bütüne gönderme yapar. İnsanın doğa ü