Ana içeriğe atla

*SU & TÜP


21.yy da artik imge ekonomisi tarafindan belirlenen bir medya caginda yasiyoruz,bu gerceklik icinde toplumsal yapilarin ve kulturel temsillerin ayni zamanda toplumsal deneyimin degistigini gozlemleyebiliyoruz.

Oznelligimizi olusturan anlam ve yasantilar donusume ugramaya devam ediyor.Kisacasi artik hepimiz izleyiciyiz. Izleyici olmak: ahlaki anlamda bir taniklik, bir yandan da diger ahlaki ve politik varsayimlar karsisinda duyarli olmayi gerektirir. Bugunun dunyasinda artik cekilen acilari seyretmek yada okumak '' ozellikle baska bir yerdeki acilar soz konusu oldugunda bir eglence bicimi haline gelmistir.

Bu kotuluk ve kotulugun dogasina karsi kurt ve kuzu fablini hicivsel bir postmodern okuma gelistirmemi sagladi.

Acıkça ki olayı biraz kurt kuzu hikayesinden ziyade kim kurt kim kuzu ya getırmek istedim Durumu;hemde nur hanımım gercekliğinden/ işlerinden yola çıkarak günümüz gerçekliği ve sanatçının gerçekliği arasındaki kırılmaya dokunmak istedim- düşündüm.

Nur un işleri takip edenler bilecektir ler ki fotograf ve dökümentasyon üzerine.Nur bu son dönem çalışmaları bilinenin aksine fotografın yanında seçtiği kadrajlardan oluşan ve dönüşen kontraplak üzerine yaptıgı resimlerden + mühür ve yazı gıbı üretim sürecinde bizimle patylaştıgı nesnelerden oluşuyor.

Nur hanım cım bu işleri sezgisel bir boyutta dillendirmeden evinin köşesinde sessizce uhrevi biçimde bir ''iç teneffüs'' halini yasayarak üretmiş,sergi sürecinde saolsun çok şey paylaştık ve işler üzerine epey bir vakit geçirdik.

Konuşmamız işler ve hikayeleri hakkında düşüncelerini paylaştıkça kişisel hikayeler ve dipnotlar o kadar çoğaldıki her hikayenin birbiriyle olan ilişkisi üzerine odaklanmaya başladım.Spinozadan,Alphonse Daudet MÖSYÖ SEGUİN keçisi hikayesine,İkea yolundaki su satan kızdan, geçirdiği otobüs yolculuğundaki arka koltuk dialoglarına kadar herşeyi kaydeden ve hisseden bunları yorumlayan sürecine hayran kaldım.

Benim inancıma göre kader ister içerden isterse dışardan gelsin,yoldaki tecrübeler ve meydana gelen olaylar izlerini bir şekilde bize aksettirir,kendisi sayesinde var olan şeye yol denmez mi zaten ?ben hayatla ve kaderle estetik ve entellektüel flörttün sembollere ve 'an'la ilişkisini Nurun hayatında dışarıdan biri olarak kısa bir sürede olsa tanık olma fırsatını yaşadım.


Spinozanın kendini açma metaforu olarak mektubu kullanması zamanında yasadıgı zıhınsel çekememezliklerden ve anlaşılamamazlıktan kaynaklanmaktaydı,Nur bu işini Diego Tatıan'nın 'Dunya sevgisi' adlı kitabında Spinoza nın dostlarına gönderdiği(aman ha dikkatli ol hemen peşin hüküm verme) 3 goncalı dikenli gül mührü üzerine rastladıgı bu anektod, onun bunun üzerine 4 merkezli gülün mührünü yapmaya itmiş,

Bana soracak olursanız Çok merkezli gül daha derin ve yuksek bir anlayış sembolü bir çeşit mandala gibi geliyor bana çok cesurca ve saf,eski kartpostalları düşününce toplumsal alıp verme sembolü olan gül sanki interface yeni bir dünya düzenin ekran çağının imgenin eridiği belleksizlikte bana yitirilen empatiyi hissettirdi.boşlugun çölünde farklılaşmanın sonsuz işareti 4 merkez ben sen biz onlar 4 you

kim olabileceğini seçebileceğin bir dünyada şimdi bir kişi olmak ne demek?Fıssbook artık beizim terapistimiz/benliğimiz ise ürünümüzdür artık.Temas duygusu sıfır şimdi insan gerçekten marsa ulaştıgımıza inanmaya baslayabilir.

Geçmiş cağlardan farklı olarak öznelliğimizi oluşturan anlam ve yaşantılar sürekli dönüşüme uğramakta,artık travma görüntüleri siyasal ekonomimizin bir parcası.Acıların görüntüleri sayesinde gazetelerin televizyonların izleyicisi artmakta ve yeni iş imkanları dogmakta.

İzleyicilerdeki duyarsızlık acıların görüntülerin politik ve ekonomik olarak kullanılması izleyenlerde bir duyarsızlık oluşturmakla beraber ortaya çıkan ‘ahlaki bezginlik ‘yılgınlık’ ve ‘empatinin tükenmesine’ yol açmakta….

Kim Kurt Kim Kuzu?

Oysa gerçek kötü güçler ‘doğal dünyada’ değil politik dünyada !!!Açlık sudanda Afrika da filistinde yada dünyanın bilmediğimiz herhangi bir yerinde kültürel anlamda ötekileştirilenyalnız bırakılan açgözlü huzursuz)luğunu dünyaya bulaştıran kapitalist şizofrenide


49A da mekana girdiğinizde mekanı ikiye bölen ana duvarın boşlugunda Nurun kurda yem olmaktansa kuzuya uyarım:bir ters çevirme işaretiyle söylemi kendi lehine bir okumaya ceviren işini sergiledik.Çünkü merkezde olanı boşlugun merkeziyle buluşturmak tesadufi bir olay değildir en derin anlamıyla.Nur bu işi kulak tınısıyla katıldıgı bir şarkıyla anlatmak istedi,bana göre haklı çünkü analitik kavramsalcılık bu anlamda bir yere kadar..



Ne yasak tanırım
Ne kural tanırım
Ruhum bedenime dar bunalırım
Üstüme gelme bak kafa tutarım
Acımam tozu dumana katarım
Ben sen olamam
Olursam eğer
Kendimi kızgın ateşlere atarım
Uymam sürüye uymaktansa
Kendimi kurda yem yaparım


Diğer duvarda yeralan 3 resim nurun hayatı dökümenta ettiği/ hayatından cımbızladıgı 3 kare.bu kareler surekli geçtiği karşılastıgı mekanlarda gördügü insanların hayatlarına baktıgı /paylaştıgı bir pencere ye dönüşüyor.İkea yolunda su satan kız ve diğer su satıcısı ve tüp taşıyan adam temel yaşam formlarını satarak para kazanması cok yaşamsal enerjiye odaklı şeyler. hatırlıyorum da ilk bu resimleri gördüğümde Nur diye sormuştum Onlara baktığında ne hıssedıyorsun Cevabı hızlı ve bir okadarda netti.Nur bana Ben onlara baktıgımda onları begeniyorum,onlara hayranlık duyuyorum diye yanıtlamıştı.içimden bende şöyle dedim

O seni senin onu seyrettiğin bakış ile seyreder..

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Umutsuz Boşluk

SANATORIUM, 9 Şubat – 10 Mart 2018 tarihleri arasında Mehmet Dere’nin kavramsal çerçevesini ürettiği ve sanatçı olarak dahil olduğu, Yunus Emre Erdoğan,İsmail Şimşek Nezaket Ekici’nin çalışmalarından oluşan “Umutsuz Boşluk” adlı sergiye ev sahipliği yapıyor.
Sergi ilhamını Dücane Cündioğlu’nun Umutsuz Boşluk adlı makalesinden almaktadır. Cündioğlu ‘Umutsuz boşluk’ adlı makalesinde, Sam Mendes’in yönetmenliğini yaptığı ‘Revolutionary Road’ adlı filminden yola çıkarak bir çiftin içine saplandıkları; ruhani açmaz olarak tarif edilmeye çalışılan “umutsuz boşluğu” deli karakteri üzerinden tartışmaya açmaktadır.
Umutsuz Boşluk isimli sergi başlığı; kötümser bir ruh halini vurgulamasının aksine gücünü umuttan almakta. Bu umut sanatçının credosu (amentüsü) anlamında vurgulanan umutsuzlukla yüzleşme yeteneğidir. Denebilir ki sanatçılar bir anlamda bu kavrayışı ortaya koyarlar. Sanatçı “boşluğu” dönüştürememeyi, bunaltıyı, çöküşü ya da tam tersi olarak bunun ifade edilemezliğini dillendirendi…

The Language Habitat: an Ecopoetry Manifesto

The Language Habitat: an Ecopoetry Manifesto





By James Engelhardt







Ecopoetry is connection.

It’s a way to engage the world by and through language. This poetry might be wary of language, but at its core believes that language is an evolved ability that comes from our bodies, that is close to the core of who we are in the world. Ecopoetry might borrow strategies and approaches from postmodernism and its off-shoots, depending on the poet and their interests, but the ecopoetic space is not a postmodern space. An ecopoem might play with slippages, but the play will lead to further connections.

Ecopoetry does share a space with science. One of the concerns of ecopoetry is non-human nature (it shares this concern with the critical apparatus it borrows from, ecocriticism). It certainly shares that concern with most of the world’s history of poetry: How can we connect with non-human nature that seems so much more, so much larger than ourselves? How can we understand it? One way is to l…