Ana içeriğe atla

Anayasa Yanılsaması Çağhan Kızıl

(27.01.2008)


"Yasa, nedensiz bir akıldır" - Aristo



"Demokrasinin bütün hastalıkları daha fazla demokrasi ile tedavi edilir." - Alfred Smith



"Yanlış bir kavgada doğru bir kahramanlık olmaz" - Shakespeare



Uzun zamandır sürüp giden anayasa tartışmaları, Kuzey Irak operasyonu, PKK´nın eylemleri, ve bir "linç" fikstürünün açığa çıkmasıyla biraz unutulmuştuysa da şu günlerde tekrar alevlenmeye başlıyor. Aslına bakılırsa, bir anayasa değişikliği birçok açıdan yarar sağlayabilir. Anayasanın "sivil" olması toplumsal hak ve özgürlükler bağlamında rahatlamalar getirebilir ancak bunun ön koşulu, anayasanın sivilliğinden ne kastedildiğidir. Bu kavramın içeriği elbette politik kültürümüze ve otoriter devletçi yapımıza hiç de yabancı olmayan bir tepeden inmeci "sivillik" olmamalıdır. Zira böylesi bir anayasa metni, toplumsal isteklerin her türlüsünü kısıtlayıcı bir nitelik taşımaktan öteye geçemeyecektir. Kesin olan bir nokta var ki, o da toplumsal kesimler anayasa sürecine olabildiğince müdahil olmalıdır. Aksi takdirde anayasa bir yanılsamadan ve neoliberal dünya sistemine daha sıkı bir eklemlenmenin hukuki ayaklarını örmekten başka bir işe yaramayacaktır.



Anayasa tartışmalarının minvalini, laiklik ve türban meselesine indirgeyerek büyük bir hata yapılıyor. Sanki ülkenin ve anayasanın tek sorunu buymuş gibi. Hassasiyetlerini daraltıp demokratlıklarını aslında gerçek anlamda hiçbir zaman vuku bulmamış bir laiklikle özdeşleştirenlerin yanlışları kadar, "sözde demokrat ılımlı islamcılar"ın popülist yaklaşımları da buyurun buradan yakın dedirtecek cinsten. Anayasa değişiyor ama toplumun çok az bir kesimi gerçekten yeni anayasanın içeriğini sorgulayıp ona bütünlüklü bir tepki ve eleştiri verebiliyor. Laiklik kavramına takıldık gidiyoruz.



Anayasa tartışmalarına katkı koyan fikirler genelde iki kutupta yoğunlaşıyor. Yeni anayasanın Türkiye Cumhuriyeti´nin temel değerlerine zarar verileceğini düşünenlerce oluşturulan laikliğin korunmasını bayrak yapan bir ulusalcı-sosyal demokrat cephe ile bunun karşısındaki statükonun askeri-bürokratik tahakkümüne karşı devlet erkini ve iktidar hegamonyasını eline geçirmeye çalışan ve bunun getirdigi tüm yaptırımları tekeline almak isteyen liberal-muhafazakar bir sentez kampı ve bu kampın cazibesine kapılan çevreler. Ancak üçüncü ve diğer ikisinden daha demokratik olacak bir cepheye olan ihtiyaç eskiden hiç olmadığı kadar gereklilik arz ediyor. Çünkü toplumsal kesimlerin kendi ihtiyaçlarını ve isteklerini yönetişim mekanizması içinde aşağıdan yukarıya doğru iletebilecek bir yapıya ihtiyaçları var. Bu ihtiyacı hukuki anlamda karşılayabilecek ya da bu yolun yapılmasında katkıda bulunabilecek bir anayasal çerçeve yaratmak, solun ve demokratlarin anayasa konusunda almaları gereken tavrın ana öğesi olmalıdır. Zira, anayasa, toplumdaki biçimsel tahakkum mekanizmasına sözde hukuki bir içerik katmayı amaç edinir. Anayasanın kalıpları zaten en baştan toplumu kalıplar içine sokar. Yasalar dinamik bir devinime sahip değildir; bu devinimi sosyal yaşama demokratik bir anlamda katan halkın sürece dahil olma kapasitesidir.



Korku siyasetinin seçimlerde ne getirdiğini gördük. Bu taktik işe yaramıyor. Neden hâlâ siyaseti bu korkuya ve “gerekirse gereğinin yapılacağı” açıklamalarına sıkıştırıyoruz? Gerçekten bu ülkenin en önemli sorunu türban ve laiklik mi? AKP´den önce ülke çok mu laikti? Zorunlu din dersleri, diyanet işlerinin varlığı, egemen sünni din politikası, devletin dini kontrol etmesi... Bunlar olsa olsa çarpık gelişmiş bir laikliğin belirtileri değil mi? 12 Eylül rejiminin getirdiği toplumu ve siyaseti “daha da bürokratikleştirme, militaristleştirme” politikalarının ve bunun yarattığı kurumların varlığının sona erdirilmesi ve demokratik bir toplumsal yapıya evrilmek için çaba göstermek, askeri vesayeti, 12 Eylül kurumlarını, siyasette hamaseti, demokrasi diye darbe çığırtkanlığı yapmayı savunmak değildir ki! Son günlerde PKK şiddetini veri alarak toplumu kutuplaştırmak, birilerini ötekileştirmek, birarada yaşama kültürünü parçalamak ve "sivil" öfkeyi etkin bir dönüştürücü güç olarak kullanmanın zemini birilerinin eliyle yaratılıyor. Düşmanlık körükleniyor, milliyetçi olmamak linç icin yeterli bir neden sayılıyor, Kahramanmaraş´ı, Çorum´u, Sivas´ı hatırlatan sahneler yaşanıyor. Tepki PKK vahşetinden çok Kürtlerin hepsine sıçrıyor; bununla da kalmayıp sol partiler, dernekler, STK’lar hedef seçiliyor. Yeni anayasa bu sorunları tek başına yok edecek değil ancak, bu sorunların çözümü noktasına bizi ilerletebilecek bir demokrasi hukuku ile bezenmesi şart. Asıl ihtiyacımız olan neoliberal ekonomi politikalarının sadık uygulayıcısı AKP’ye karşı toplumu demokrasi, özgürlük, adalet ve bir arada yaşayabilme kültürü içerisinde yeniden yaratabilecek gerçek bir sol alternatif. Yönetimin iyiliği, kuralların konmasında toplumun katılımının ne kadar olduğuyla doğru orantılıysa, siyasetin ilerici nitelik kazanması için konsensus aşağıdan yukarıya doğru inşa edilmelidir. Var olanın gölgesinde kalmak, geleceği de var olana tabi kılıyor. Zira neo-liberalizm tüm coğrafyaları kendine bağlarken, kapitalist ulus-devlet mekanizmasının korunması üzerinden bir mücadele gerçekliğini yitiriyor. Devletin bekasını korumak için toplumun bekası feda edilmemeli.



Anayasa taslağında birçok eksiklik var elbette. Kadın hakları ve kadına ayrımcılık ne olacak? Emekçilerin hakları ne olacak? Sosyal devlet, hukuk ve demokrasi açısından anayasa ne getirecek? Anayasa siyasi liberalizmin kısıtlı bir ozgurluk alanına tabi sermaye ilişkilerini mi sabitleyecek? Yoksa sosyal devlet, bireysel hak ve ozgurlukler açısından gelişkin bir demokrasiyi mi içerecek? Bunlar yakıcı sorular ve toplumsal mücadelede turnusol işlevi görüyorlar. Bu nedenle, kendini demokrat hisseden herkesin anayasa için onemli bir rol oynaması gerekiyor. Mutaasıp resmi devlet ideolojisine tabi, otoriter devlet kültünün bir tepeden inmeci anayasasına karşı alttan gelen istekleri yansıtan bir halk anayasası yapılmalıdır.



Anayasa taslağında türbana takılan zihniyet, çoğu onemli noktayı gözden kaçırıyor. Sendikal haklar açısından 47. madde sendika kurma hakkına engel getiriliyor. Milli güvenlik ve kamu duzeni bir önkoşul olarak ortaya konuyor. Keyfi olarak grev hakkının engellenmesi bu açıdan gündeme geliyor. Oradan buradan toparlayarak, her telden biraz çalarak, taslakta demokrasinin de birazcığı sunuluyor. Grev anayasal hak olmuyor ama lokavt gibi muğlak ve uluslararası kabul gormeyen bir kavram anayasaya dahil ediliyor. Başka sorunlar da var elbette. Yeni anayasa taslağı aslında 12 Eylül anayasasının temel hak ve özgürlükler açısından bir devamı niteliğinde değil mi? Önemli olan işin içinde halkın temsil edilebileceği demokratik kitle örgütleri, sendikalar, meslek örgütleri kurum ve kuruluşların yer alabilmesi. Ancak bu taslakta bunun esamesi bile okunmuyor. Yenilenecek Anayasa'da, eskisinin başlangıç bölümünde olan “sosyal adalet” vurgusu, kaldırılmıştır. Ancak laiklik fırtınası içinde bu unutuldu. Belki de unutturuldu. Sosyal devlet olgusu ise, 2. maddede “sosyal bir hukuk devleti” laf kalabalığına indirgenmiştir. “Sosyal devlet” olgusunu daha net nitelendirilmelidir. Madde 46'da iş güvenliğinin esamesi yok. Türkiye’de insanlar, Tuzla'daki uluslararası mafyaya çalışırken yaşamlarını yitiriyorlar ve sosyal adalet vurgusu yeni anayasadan çıkarılıyor, iş güvenliği es geçiliyor; bizde hareket yok, eylem yok. İş kazası sonucu ölüm, 800 civarı iken, bu yıl 1600 olmuş. Sendikal haklar ve örgütlenme özgürlüğü azaltılıyor. Polis kanunu sertleştiriliyor. Bilimsel yatırımlar azalıyor. Tarım yok oluyor. Siyasi partiler yasası kemikleşiyor. Kadın ayrımcılığı artıyor. Fişleme ve yasadışı bilgi toplanması artıyor. Toplumdaki mikro-milliyetçilikler körükleniyor. Askerî harcamalar artıyor. Bütçe planlaması teknotratlaştırılıyor. Din ve vicdan özgürlüğü, saçma bir devletçilikle bütünleştiriliyor. Yargının bağımsızlığı azalıyor. Şovenizm artarken, milliyetçilik hortluyor. Eğitimin niteliği düşüyor, ücretlendiriliyor (toplam gelirden eğitime ayrılan bütçe Zimbabwe´de %7.1, Namibya´da %9.2, Kongo´da %6.1 iken Türkiye´de bu oran %2.2. Kişi başına düşen kamu eğitim harcaması Meksika´da 400, Malezya´da 363, Lübnan´da 154 dolarken Türkiye´de bu 136 dolardır). Sosyal güvenlik sistemi yavaş yavaş daha kötüye gidiyor (Bebek ölümlerinde Avrupa’da hâlâ birinci sıradayız. Doğan her yüz çocuktan 1 yaşına basmadan ölenler Romanya’da 20, Bulgaristan´da 14, Malezya’da 8 iken Türkiye´de 36). Katılımcı ve çoğulcu bir yönetim anlayışı yerine merkezi bir lider sultası rejimi kanıksanıyor. Doğa tahrip ediliyor, kültür yok oluyor. Kültürsüzleşme ve tektipleşme alabildiğine devam ediyor. Sanata gereken önem verilmiyor, operalar, tiyatrolar bir bir kapatılıyor. Türkiye, dünya gelişmişlik endeksinde Zimbabwe, Paraguay, Sierra Leone gibi ülkelerin düzeyine geriliyor. Gerçek bir demokrasi, bunların hepsinin düzelmesi için bütünlüklü bir proje yürütmelidir.



Kadın hakları konusunda da anayasa yine erkek egemen bir zihniyete sahip. Ataerkil aileyi temele oturtan, kadınların benlik haklarını üzerinde siyaset yapılabilecek bir konuya çeviren, türbanı birinci derecede onemli bir sorun olarak gösterirken kadınlardan çok erkeklerin karar aldığı bir kutuplaşma sürecini ören bir zihniyet, anayasada türban yasağını kaldırıyor diye demokrat mı olacak? Toplumsal cinsiyet sorununu özgürlükçü ve katılımcı bir açıdan ele almayan her türlü bakış açısının, yine yaşanan kısır döngünün içinde kalacağı unutulmamalidır. Dünyadaki işlerin %67.2’sini yapan kadınlar toplam gelirin sadece 9.4’üne sahip oluyorlarsa, burada türbandan daha önemli sorunlar olduğu aşikar.



Anayasa sihirli bir değnek değil ki, birçok sorunu çözsün! Örneğin Dink cinayetinden dolayı polisler hakkında dava açılamıyor. Mahkeme buna izin vermiyor. Hayata dönuş operasyonlarında insanları diri diri yakan görevlilerin isim listesinin tutanaklardan çıkartıldığını emekli bir binbaşı kitabında söylüyor. Festus Okey, karakolda polis kurşunuyla öldürülüyor, ama olayın içyüzü açıklanmıyor. PKK´ye olan öfkeyi toplum olarak nasıl yansıttığımıza ne demeli? Mahalleler abluka altına alınıyor, kürt mahalleleri basılıyor, sol partilerin binaları yakılıyor, insanlar cadı avına çıkıyorlar. Anayasa bu iç savaş senaryosunu önleyebilecek özgürlük alanını yaratabiliyor mu? Komünizmle mücadele dernekleri, milli talebe birliklerinden, MC hükümetlerinden gelen kadrolar elbette demokrasiyi nasıl anlarlar tahmin edebiliriz. Ama bu gidişe dur demek de alttan gelen baskıyla olur. Kendilerini devletin asıl sahipleri olarak niteleyenlerle, muhafazakarların gerginliğinde üçüncü bir demokrasi cephesi açmak zorunludur. Anayasaya da mudahil olmak bu cephenin gorevidir. 12 eylül anayasasının devamı bir anayasa, günümüz ekonomik rekabet koşullarına ülkeyi adapte etmeye çalışan bir anayasa olacaktır ve çok da kıymet-i harbiyesi olmayacaktır.

Sol toplumun vicdanıdır. Bunu her alanda ortaya koymak gerekiyor; anayasa tartısmalarında da. Parti kapatmanın zorlaşması, geçici 15. maddenin kaldırılmasıyla darbecilerin yargılanması, zorunlu din dersleriyle ilgili 24. maddenin kalkması, askerî yargının ve YÖK'ün yetkilerinin sınırlandırılması ise anayasa taslağındaki olumlu gelismeler. Ancak dağın fare doğurması gibi, kısıtlı bir özgürlük alanı yaratacak bir "sivil" anayasaya halkın kendi isteklerini hissettirmesinin yolunu açacak bir tavrın gerekliliği geçerliliğini hâlâ koruyor.



Refleks dergisi, Ocak 2008, sayı 5

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

YAR BANA RANCİERE GECELER

RANCİERE ; DUYULURUN  PAYLAŞIMIBAĞLAMINDA ESTETİK  VE  SİYASET  MEHMET  DERE

Jacques Rancière (d. 1940) Fransız düşünür Paris-VIII (St. Denis) Üniversitesi'nden felsefe profesörü iken emekli olmuş ,ve 1960’lı yıllarda Marksist düşünür Louis Althusser ile beraber yazdığı Kapital'i Okumak ile bilinir –tanınır hale gelmiştir.

Bu deneme yazısı içerik olarak J. Ranciere’in sanat ve politika arasında kurduğu sanatsal tarihsel ilişki bağlamının yanı sıra ,estetik-politika ilişkisi çerçevesinde sanata dair görüşlerinin tartışılmasını amaçlamaktadır. Rancière, “politika”nın ve “sanat”ın işleyiş ilkelerini, kendi tabiriyle söylersek “duyulur olanı yeniden şekillendirmek” (distribution of the sensible) olarak tanımlayarak, ikisinin birbirinden ayrı ve birbirine temas etmeyen iki gerçeklik olduğu düşüncesini alt üst etmektedir.

Ranciere tarafından 'duyulur olanın paylaşımı' nosyonu, duyumsanır ya da algılanır olanın, yani duyular alanının bir safiyet ve doğrudanlık içermediğini, tam t…

Sessizliği Aramak (Part I)

Bu deneme yazısı bir çok sanatsal problematiğin iç içe geçtiği bir alanda var olmaktır. Bu anlamda bir deneme olarak Türkiye’de Çağdaş Sanat adı altına üretilen eserlerin içindeki zaman ve toplumlailgili gerçekliklerini semptomatik bir okuma-anlama girişimidir. Bir sanatçı olarak bunu yapmamın sebebi nedenini bilmediğim bir erteleyişi bozma amacını taşıyor. Duyulur olanın görünür kılınması.
Bu eleştiriyi görünür kılması gerekenin bir sanat eleştirmeni ya da küratör olmasıbeklenirdi. Benim kişisel gözlemim artık bu mümkün değil, çünkü çağdaş sanat sistemi kültürel üretimin rekabete dayalı bir sisteminden ekonomik olarak karşılıklı bağımlı bir sisteme dönüşerek kendini tıkadı. Kültürel sermaye anlamında sanatsal üretime atfedilen bir dışarısı boşluk-mesafe kalmadı. Sanatçılar, sanat simsarları, galeriler, sanat dergileri ,müzayede evleri ,sanat fuarları ,müzeler, bienaller artık karşılıklı rekabete dayanan bir sistemden, artık birbirine bağımlı işleyen bir sistemin içinde. Türkiye Çağdaş…

Sessizliği Aramak (Part II)

                  (A fair amount of nothing)