Ana içeriğe atla

..and hope is a good thing


Giriş
Diyelim ki…
Güncel sanat yapıyorsunuz;
sınırların sizi inanılmaz belirlediği bir ortamda.
Belli ki strese gömülmüşsünüz,

Ya Full dolu programlarınız, randevu defterleriniz
Acil yapılması gereken uzun seyahatler, ancak bunun için verilen zaman,
kısa sürede sizden beklenen ve tatmin sınırlarını zorlayan talepler…
workshoplar, sunumlar, stüdyo ziyartleri, misafir edildiğiniz programlar…

Ya da bütün bunları yapmanızı sağlayacak kontaklardan, ödeneklerden,
Aracı kurumlardan ve destekçilerden uzakta ve diğer taraftansa bu olanakları her masrafı
Kendinizin karşılama şansınızın 0 olduğu bir konumdan, konuşmaya direnmeye çalışıyorsunuz.

Eninde sonunda bu bir düzen ve siz Güncel sanatçıyım diye haykırırken sizi duymaları ve de buna inanmaları için debelenmektesiniz.

Sorum şu: bütün bu adalet üzerinden sınıfsal farklılıklar, kaçınılmaz bir hız ve gündemi teşkil eden bütün bu koşuşturmaca da sizden beklenen tüm refleksler dışında bir sanatçı , ya da sadece kendiniz olmak ve rahatlayabilmek için ne yapabilirsiniz? Veya bu farklı kanallardan kurumsallaşan düzen içerisinde o kişiye, sanatçıya, nasıl önyargısız, genel beklentilerimizden sıyrılmışçasına bakabiliriz? Ona kurallarını belirlemediğiniz bir saha da dilediğince oynama alanı bırakmak mümkün mü? Ya da ütopistleştirirsek: Bu sistemin söz söyleme hakkı, adalet, hız ve okuma alanında yarattığı basıncın olmadığı bir evren ve burada sanat mümkün olabilir mi?

Dünyanın her köşesinde olduğu gibi güncel sanatı kapsayan yanı da Bu ikili sınıfsal stres düzenini kapsıyor. Bu sistem de kim acaba net olmak, rol yapmak zorunda değil?
Kim neden saldırgan veya bir şeyleri devamlı iddia etmek zorunda?
Sanatçının, tamamen işlerle uğraşan bir stres küpüne dönüşüp, masasında onu bekleyen kabarık e-mail listeleri ile uğraşan bir sergi kovalayıcısı olmadığı bir yer arayışım var. Trendleri pesinden kovalayan bir koşucu olmadığı bir yer. Yaptığın işten keyif alabileceğin, Fonlara göre kesilmiş biçilmiş kalıbına uydurulmuş kontekst kaygılarına maruz kalmadan, Yapmacık bir kimlik konseptine sığınmadan,
Kendin olmanın keyfini çıkarmak. Haykırmak, Bağırarak şarkı söylemek…
Mümkün mü? Zor olduğu gerçek… Ancak yola çıkınca,
gerisi ise emek ve aylak bir düşgücüne * kalıyor.

Referans noktaları:
A- Borges ve gündeme getirdiği "aylak düşgücü"
B- Manu Chao ve O’nun da söylediği gibi, şarkı söylemek için sadece,“Bir gitar ve yolda olmak yeter.”
…..

En başında bu sergi bağımsız olarak gerçekleştiriliyor. Bir küratör ve farklı kentlerden 8 sanatçının, para, profesyonellik, sigorta, sanat-mit-değer yargılarını bir kenara bırakmalarıyla başlayan , varlıklarını ve söylemlerini bir şeyleri değiştirebilmek adına öne sürmeleriyle devam eden bir süreci içeriyor. Bir çesit keyif, heyecan ihtiyacı, hayal kurma ve hatta mucizelere inanma özgürlüğü.

Serginin katılımcılarından beşi K2 sanatçı insiyatifinden. 2003 yılından beri birlikte çalıştığım bu kişiler, sanatın sanatçının kurumsal yapıya alternatif olarak kendisini kurumsallaştırması üzerinden amatör emek ve özveri ile hem kendilerini hem de bu çatıyı ayakta tutmaya çabalamaktalar. Diğerleri üçü ise Helsinki-Münih-İstanbul-İzmir arası duraklarda tanıştığım, karşılıklı vakit harcadığım,üretim süreçlerine tanık olduğum sanatçılar. Sanatçı ile küratörün bu kimliklerinin ötesinde, insani boyutta diyaloglar yaşaması önemli. Süreçlerin, ortaya çıkan sonuçtan önde tutulduğu, çalışma ve ana konteksin arasındaki ilişkinin firma-müşteri,üretici bağlamında kotarılmış güzel bir iş ortaklığını çağrıştırmadığı bir yapı arayışı. İşte bu nedenle “iş”e değil “sanatçı”ya bakmak. Hepsi bir karşılaşma tanışma ve sanatçıya inanma üzerinden kurulu. Ve olası bu sergi, uzun süreli diyaloğun ve düşünce paylaşımının sonucu. Bu sebeple serginin küratörü olarak İşlerden çok sanatçılara ve onların varoluş şekillerine, hikayelerine odaklanıyor. Baştan aşağı bu sürecin yaşamın kendisi gibi değişkenliklere gebe olduğunu kabul etmek gerekmekte. Sonuc olarak bu işlerin uyumu veya söylemin çalışmalara giydirildiği olmuş –bitmiş bir yapıdan oldukça uzaktayım. Ve serginin düsüncesi belirmeye başladığı ilk noktadan bu güne kadar giden bir gonül sözleşmesi üzerine kurdum.

Bu insanlar* (insan diyorum, çünkü sanatçının öncelikle bir insan olduğunu, unutmamak gerek.) Kendi duygu durumlarının ve empatilerinin sınırlarını ve dünya kavrayışları üzerinden birbirleriyle paylaşıma, iletişime girmekteler. Ve tamamen kişisel inançları ile bu sergideler. Bütçe olmadığından her sanatçı sadece söze, ve olabilirse görsel-yazılı kültüre bir parça bırakmak adına bu çağda sizlere garipde gelse burada sadece istedikleri için bulunmaktalar.

Bu bakımdan biraz işi kuralına göre oynayamamış, fani bir nostaljiyi hala katalizör olarak kullanan, eski kafalı bir grup çalışması olarak nitelendirilebilir. Ben
bunun tam da bu sebeplerden olabildiğince sistem dışına kaçma çabası olduğuna inanmaktayım. Ve insanların sevdikleri için, inandıkları için, bir şeylerin peşinden koşabildikleri yapılanmalarının mümkün olabilmesi adına, sanatçıların bu türde adımlarına ihtiyaç var.

Peki Nedir tüm bu karşılıksız ve yorucu cabanın altında yatan şey?
Profesyonel alanın sunduğu kazancın veya (kibarcası maddi karşılığın) sanatçıyı geçindirecek ödeneğin, küratorun uluslar arası fonlar aracılığıyla aldığı sergi bütçelerinin olmadığı, sergiyi oluşturan hiçbir kimsenin o “fee” denen karşılığı almadığı bir şeyi yaptıran o şey ne?

Bu serginin küratörü olarak, İnanç ve keyif, dünyayı, söyleyebileceğin bir sözle değiştirme umudu.diyebilirim. Söz söyleme hakkını, sözü, imgeyi – Tufan Baltalar’in yorumuyla “Suya bırakmak” bu önemli. En azından, alışılageldik rolleri, söylemleri ve
Hareket akslarını kırmak, insaları bunları bozmaya zorlamak için.

Rio de Jenario’dan, Frankfurt’a, İzmir’e Malmöye, Helsinki’ye, aynı şeyi
Hissedebileceğine dair bir umut.


Emeği, gene özveriyi ve inancı, her türlü maddi kazancın önünde tutan sergi katılımcılarına, bizleri fiziksel olarak hiç tanımadan ve sergiyi sadece kulağa çınlayan sözlerin yarattığı elektriğe olan inancı ile kabul eden AtelierFrankfurt’un kordinatörü Corinna Thiele’e ve serginin Frankfurt’ta gerçekleşmesi adına bağlantıları gerçekleştiren Ekrem Yalçındağ’a teşekkürler.

* (M. Kippenberger’in – J.Beuys’un “Her insan bir sanatçıdır”. mottosuna alternatif olarak da gündeme getirdiği “Her sanatçı da bir insan’dır” sözlerine atfen.)

Borga Kantürk
Daha fazla detay için:http://umut-guzel-sey.blogspot.com/

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sessizliği Aramak (Part I)

Bu deneme yazısı bir çok sanatsal problematiğin iç içe geçtiği bir alanda var olmaktır. Bu anlamda bir deneme olarak Türkiye’de Çağdaş Sanat adı altına üretilen eserlerin içindeki zaman ve toplumlailgili gerçekliklerini semptomatik bir okuma-anlama girişimidir. Bir sanatçı olarak bunu yapmamın sebebi nedenini bilmediğim bir erteleyişi bozma amacını taşıyor. Duyulur olanın görünür kılınması.
Bu eleştiriyi görünür kılması gerekenin bir sanat eleştirmeni ya da küratör olmasıbeklenirdi. Benim kişisel gözlemim artık bu mümkün değil, çünkü çağdaş sanat sistemi kültürel üretimin rekabete dayalı bir sisteminden ekonomik olarak karşılıklı bağımlı bir sisteme dönüşerek kendini tıkadı. Kültürel sermaye anlamında sanatsal üretime atfedilen bir dışarısı boşluk-mesafe kalmadı. Sanatçılar, sanat simsarları, galeriler, sanat dergileri ,müzayede evleri ,sanat fuarları ,müzeler, bienaller artık karşılıklı rekabete dayanan bir sistemden, artık birbirine bağımlı işleyen bir sistemin içinde. Türkiye Çağdaş…

Sessizliği Aramak (Part II)

                  (A fair amount of nothing)



YAR BANA RANCİERE GECELER

RANCİERE ; DUYULURUN  PAYLAŞIMIBAĞLAMINDA ESTETİK  VE  SİYASET  MEHMET  DERE

Jacques Rancière (d. 1940) Fransız düşünür Paris-VIII (St. Denis) Üniversitesi'nden felsefe profesörü iken emekli olmuş ,ve 1960’lı yıllarda Marksist düşünür Louis Althusser ile beraber yazdığı Kapital'i Okumak ile bilinir –tanınır hale gelmiştir.

Bu deneme yazısı içerik olarak J. Ranciere’in sanat ve politika arasında kurduğu sanatsal tarihsel ilişki bağlamının yanı sıra ,estetik-politika ilişkisi çerçevesinde sanata dair görüşlerinin tartışılmasını amaçlamaktadır. Rancière, “politika”nın ve “sanat”ın işleyiş ilkelerini, kendi tabiriyle söylersek “duyulur olanı yeniden şekillendirmek” (distribution of the sensible) olarak tanımlayarak, ikisinin birbirinden ayrı ve birbirine temas etmeyen iki gerçeklik olduğu düşüncesini alt üst etmektedir.

Ranciere tarafından 'duyulur olanın paylaşımı' nosyonu, duyumsanır ya da algılanır olanın, yani duyular alanının bir safiyet ve doğrudanlık içermediğini, tam t…