Ana içeriğe atla

ALAMANYALI KAZIM VE PARÇALANMIŞ HAYAT ÜZERİNE


Yolda neyle karşılaşılır?Bir şeyler paylaşılırmı? Ne kadarı yolda kalır?Ne kadarı sende ne kadarı bende?Şöyle bir analiz ettiğimde yol/zemin ne kadar da kaygan.İşin garip tarafı bunu söylerken işaret ettiğim şeyin açığa vurulmasının ıstırabını yaşıyorum adeta..Hayat değişti (ve değişiyor)yolda değişti(değişiyor),koltuk arkadaşlarında ha keza.Artık korku yayan bir yasama çağının kırıntılarıyız.İlişkiler toplum,adalet/atalet zaten taşeronlaşmış vaziyette..kesintisiz bir güvensizlik ortamı ve her şeye karşı bir yalnızlık.

Kesintisiz bir güvensizlik tabiî ki aklın ormanında şüphe otları demek, ve bu ormanda şüphe otlarına da yer yok…

Günlük hayatta kalma mücadelesinin içinde yerinin(raf ömrünün)gerektiğinde çıkarılmak üzere buzdolabına konulmuş bir paket sütten farkın yok abicim..

Yola dönelim,çünkü yol uzun,yolda duraklar ve mola yerleri var ama yolun ayrı bir ahlakın mobilizasyonu ve ayrı bir,izolasyonu var geçen seyr-ü seferde

Yolda karşılaşmalar bitmez,ben yolların beni götürdüğü yerlerde bir şeyler deneyimlerim,yada tekrar bakmak için biriktiririm.biriktirmek benim için sonuçsal olmayan karşılaşmanın yada oyunun kendine bakma araçlardır.Sonuçta hareket alanı boş değil kuşbakışı gözlem yapamasam da gördüğüm şeyleri “ayrımsız”, “kötü boyanmış” bir çerçeveye de indirgemem.

Kendi kokusunu veren,beni demlendiren parçalı ya da değil(kısmen parçalı) her olay her kare benim görüş alanıma girmişse bir şekilde.. “..ile” olan hayatımın bir parçası haline gelir.bu karşılaşmalar ve bu zamanlar üzerine düşünürüm.mesela artık bir kişinin bir başka kişiyle(hiç tanımadığı) karşılaşmasının ne kadar azaldığını(face of face) temassızlığı,veya görünmez mahrumiyetin toplumsal kafesini ötekiden nasıl mahrum bırakılarak yaşabileceğimizi pratik silahlarla caydırılarak (ekonomi,politika,korku siyaseti)öğreniyoruz öğrendik,artık gerçek,ve deneyim orada bulunmadığımız için ortaya çıkıyor.Göz göze gelme bir taahhütname ve ilişki ortaya çıkardığı için sahiplenemiyor,gözlerde nesnelerini örtüyor.Tabi içinde yaşadığın dünyanın gerçeklik dili ile ilgili bir modern/postmodernlik çerçevesi de gayri ihtiyari bir tartışma açılabilir,çerçeveyi istediğiniz gibi genişletebilirsiniz,bunu isteyen herkes yapabilir

Yol büyük bir resimdir aynı zamanda,kendi hayatının yada hayatlarımızın,durakları ,kilometreleri hız sınırları ve azami süratleri vardır,zeminin kayanlığı belirtilir kavşaktan nasıl dönüleceği.bende karşılaşmalarımda, deneyimlerimde “bir yolunu” bulup bir yol,düşüncesiyle meşguldüm hep,EEE hep meşgulsen hiç hesapta da da yokken bir kayıtsız kalamama durumun oluşuyor.Büyük resim bir yolsa hayatın kendisine büyük bir yolculuk değil mi?Diyorsun?Diyorsun sonra kendine?Dış dünyadan sıkıca korunan iç dünyaya yada içten dışa doğru tam tersi.İçerde dışarıda maske olarak değil yüz olarak dillendirilmeyen dünya bir uğrak yeri aynı zamanda kazara düştüğümüz.
Bu iç ve dış yolculuklardan bahsetmişken Kafka’dan bir alıntı yazmıştım şuraya,not almışım üzerine dönmek için demişki Kafka

"Ben ya bir başlangıç ya da sonum”.
Acaba Kafka bunu ayak izlerine bakarak mı söylemiş diye düşündüm,geri ve ileri arasında bir ayrım yap(a)madığı için(nesnel mekan) düşüncesini kendine doğru ilerleme ve yaklaşma olarak mı yaşamış? Olabilir mi? Bütün bir dairedir mi demek istemiş acaba?Bunu hep merak edeceğim,artı

Bauman’a göre ise büyük resim bir çöl.Konuşan bir yarın,ertelenmiş bir vaad,Hem bir kere çölde sınırlar yok insanların kendilerini tanrıya o kadar yakın hissetmelerinin sebebi non profit özgürlüğün içerisinde gereksinimleri geçmiş eylemlerin ve şimdiki zamanın boyunduruğundan kurtulmuş olmaları.Çöl ve bu yaşadıkları 0 noktası “yerinden edilmiş”,"yüksüzleştirilmiş” ab nihilo bir deneyim daha dogrusu bir hac yolculuğu. Bu dünyanın anlamı kendisini anlamın bulunduğu bitiş çizgisine giden bir yola dönüşterecek olan gezinme yoluyla kazandırılacaktır,İşte bu bu anlam ve anlam kazanımına kimlik inşası deniyor(Z.bauman).




Çöl ve kıyaslamacı bir dil kalıp sökücülüğü ile dili boşluğa dönüş(t)üyor,yani dili boşluğa dönüştüren; dönüşen mekanın dili; değersiz ve boş olarak görünen dünyanın arzusu haline geliyor/geldi.Ve al sana bir izleyici sorusu; Boşluğu yaşamı ve metaforları temsil eden dil bir özeleştiri aracı olarak büyük resmi görmemizde ne kadar rol oynuyor???hele her yerde bir özeleştiri patlaması varken.

Tarih dediğimiz işaretlenmiş,eşit parçalara bölümlenmiş her dilim içindeki saat,dakika saniye ne varsa herşey yönsel,sürekli ve düzeltilebilir bir boşluğun duvarında.Arka arkaya gelen,üst üste geçen fotoğraflar gibi,burası ve orası arasındaki hoşnutluk kareleri gibi köpükten bir şimdide asılı.

Her geçen bir şeyler bırakmış,asılı kalmış,sararmış ,sanıyorsun ki adeta bulundukları boşlukta günlük yaşama kararlılığını tasdik/takdis için mekanda varoluyorlar.Zamanın iki ucu arasında her biri kendi geçmişi ve geleceği arasında kendini anonimleşen bir sessizlikte boşluğun ayartıcıları haline geliyor/lar,yan yana gelişler,sıra dışı olağan dışı bir biçimde tekrarlanıyor,”Büyük resmi” ya da “çölü” kucaklayan izleyici çok sıkı bir şekilde bu vücudun parçası haline geliyor.



Bu vücud soluk alışverişinde işleyen yaşamın (doğum ve ölüm arasında) salt yüzeyleri olarak/arasında değil gezinenin bakışına göre izleyiciye kendini sunan/açan dünyalardır bir nevi.Yersiz bir yer,aynı zamanda artık bakışı sürüklenen bir yolculukta bir mola yeri
Ne demişti yoldan geçen biri

'Kacirilmis bi firsat ve yitirilmis bisey yoktur.













































Yorumlar

Adsız dedi ki…
MÜTHİŞ.SANATÇININ KARŞIMIZA NERDE ÇIKACAI BELLİ OLMUYOR DİMİ....

Bu blogdaki popüler yayınlar

Umutsuz Boşluk

SANATORIUM, 9 Şubat – 10 Mart 2018 tarihleri arasında Mehmet Dere’nin kavramsal çerçevesini ürettiği ve sanatçı olarak dahil olduğu, Yunus Emre Erdoğan,İsmail Şimşek Nezaket Ekici’nin çalışmalarından oluşan “Umutsuz Boşluk” adlı sergiye ev sahipliği yapıyor.
Sergi ilhamını Dücane Cündioğlu’nun Umutsuz Boşluk adlı makalesinden almaktadır. Cündioğlu ‘Umutsuz boşluk’ adlı makalesinde, Sam Mendes’in yönetmenliğini yaptığı ‘Revolutionary Road’ adlı filminden yola çıkarak bir çiftin içine saplandıkları; ruhani açmaz olarak tarif edilmeye çalışılan “umutsuz boşluğu” deli karakteri üzerinden tartışmaya açmaktadır.
Umutsuz Boşluk isimli sergi başlığı; kötümser bir ruh halini vurgulamasının aksine gücünü umuttan almakta. Bu umut sanatçının credosu (amentüsü) anlamında vurgulanan umutsuzlukla yüzleşme yeteneğidir. Denebilir ki sanatçılar bir anlamda bu kavrayışı ortaya koyarlar. Sanatçı “boşluğu” dönüştürememeyi, bunaltıyı, çöküşü ya da tam tersi olarak bunun ifade edilemezliğini dillendirendi…

The Language Habitat: an Ecopoetry Manifesto

The Language Habitat: an Ecopoetry Manifesto





By James Engelhardt







Ecopoetry is connection.

It’s a way to engage the world by and through language. This poetry might be wary of language, but at its core believes that language is an evolved ability that comes from our bodies, that is close to the core of who we are in the world. Ecopoetry might borrow strategies and approaches from postmodernism and its off-shoots, depending on the poet and their interests, but the ecopoetic space is not a postmodern space. An ecopoem might play with slippages, but the play will lead to further connections.

Ecopoetry does share a space with science. One of the concerns of ecopoetry is non-human nature (it shares this concern with the critical apparatus it borrows from, ecocriticism). It certainly shares that concern with most of the world’s history of poetry: How can we connect with non-human nature that seems so much more, so much larger than ourselves? How can we understand it? One way is to l…