30.4.09
26.4.09
23.4.09
Asef Bayat ile Söyleşi: Kent, Modernite ve Yoksulluk
Kent yoksullarından bahsederken “modernlik pahalı bir keyfiyettir, herkesin durumu modern olmaya elvermez” diyorsunuz.
Evet, herkes modern olmanın bedelini karşılayamıyor; bazıları modernliğe sırt çevirmek zorunda kalıyor. Ama ben bu konuda bazı postmodern yorumculardan ayrılıyorum. Onlar gecekondu veya favela gibi yerlerde yaşayanları modernliği eleştiren, ona karşı çıkan örnekler olarak sunuyorlar. Sanki bu insanların modernlik karşıtı yaşamlar sürme konusunda bilinçli bir gayeleri varmış, sanki moderniteye bir eleştiri, bir protesto olarak modern yaşam tarzına uzak duruyorlarmış gibi. Benim bakış açım bundan farklı: Kent yoksulları illa da modern yaşam tarzlarını, modernitenin olanaklarını reddediyor değiller, ama modernliği ancak bedelini ödeyebildikleri ölçüde benimseyebiliyorlar. Çünkü modernitenin getirdiği olanakların bir bedeli, bir maliyeti var. Zengin insanlar modernitenin olanaklarından yararlandığı gibi, bunun maliyetini de karşılayabiliyorlar. Oysa yoksullar, moderniteyle gelen su, elektrik gibi imkânlardan faydalanmak istiyorlar ama bunun bedelini ödeyecek güçleri yok. İnsanın modern olmak, modernlikle başa çıkabilmek için belli bir kapasitesi olması gerekiyor. Bazı insanların bu gücü yok. Onlar hayatta kalabilmek için belli bir esneklik alanında hareket etmek zorundalar. Modernitenin getirdiği katı yapılar içinde kaldıklarında hayatlarını idame ettirmeleri için gerekli pazarlık süreçlerinin dışında kalıyorlar.
Kent yoksulları nasıl temsil ediliyor? Onlara dair bakış açısı değişik coğrafyalarda farklılık gösteriyor mu?
Kent burjuvazisinin yoksulları temsil etme biçimleriyle ilgili olarak, İran, Mısır veya Güney Amerika’da olanlara baktığımızda ilginç bir şekilde evrensel bir kalıp olduğunu görüyoruz. Pek çok ortak yönü var bu bakışın. Bir kere gelenekçiler; yoksulların kendi yaşam tarzlarına zarar verdiklerini düşünüyorlar. Onlara göre yoksullar, kentin modern yüzünü kirletiyorlar. Mesela Kahire’de yaygın bir söylem bu: Bu insanlar köyden geldi, şehri işgal etti, onlar yüzünden şehir şehir olmaktan çıktı, büyük bir köy oldu. Bu söylem pek çok yerde karşımıza çıkıyor. Bir de, ‘korku’ meselesi var. Bu ciddi olarak araştırılması gereken bir konu aslında.
Bahsedilen gerçek bir korku mu, yoksa sadece retorik bir araç mı?
Bence, bir yanıyla gerçek bir korku. Bu insanlardan, onların yaşadığı mahallelerden, onların habitüsünden korkuyorlar. İslamî terörizm ve radikalizm göz önüne alındığında, buralardaki normsuzluk, uçlara savrulma potansiyeli korku yaratıyor. Sonuçta yoksulların mahalleleri, yokedilmesi ya da kontrol altına alınması gereken yerler olarak görülüyor. Ya da en azından şeffaflaştırılmalılar. Üçüncü dünya şehirlerine, özellikle Ortadoğu’ya dair hakim imgelerden biri ‘opaklık’. Bu şehirlerin anlaşılamaz mekânlar olduğu söyleniyor, haritası bile yok, sokak isimleri bilinmiyor deniyor. Bunun şeffaflaştırılması, anlaşılabilir, dolayısıyla kontrol edilebilir olması isteniyor.
İstanbul gibi bir şehirde suç oranlarının pek çok metropole göre düşük olduğunu biliyoruz. Ama gene de çok yaygın bir suç-tehlike söylemi var kente dair.
Kentsel suçlarla ilgili çok kullanılan bir formül var: Her göç anomiye, kuralsızlığa, geleneksel aile değerlerinin çözülmesine yol açar. Bu da aşırılık ve suça neden olur. Bu yüksek suç oranları da opak, anlaşılmaz mekânlarda daha yoğundur, deniyor. Açıkçası bence, devletin denetimi ve gözetimi dışında olan her mekân hem yoksullar, hem de suça karışmış kişiler için bir esneklik imkânı sunar. Bu tabii illa da burada yaşayanların hepsi suça bulaşmıştır anlamına gelmez. Ama medyada bu genelde hep böyleymiş gibi yansıtılıyor.
Kent araştırmacıları yoksulları genellikle ya kurban ve mağdur olarak ya da süper kahramanlar olarak resmediyorlar. Siz ‘sessiz tecavüz’ kavramıyla bu yaygın perspektiflerin dışında bir şey öneriyorsunuz.
Benim için sessiz tecavüz kavramı kentteki enformel kesimlerin yaşam şanslarını arttırmak için kullandıkları, duruma göre adapte edip değiştirdikleri, bazen bireysel bazen topluca giriştikleri mücadelelerden oluşan eylemler anlamına geliyor. Bunun çoğu zaman mülk sahipleri, güçlü kişiler ve kamu için bir bedeli var. Dışarıdan baktığında ciddi bir toplumsal hareket gibi gözükmüyor belki, bu daha çok benim ‘gayri toplumsal hareket’ dediğim şeye benziyor. Ama ‘gayri’ derken hareketsiz demek istemiyorum. Orada bir hareket var aslında, sessiz tecavüz olduğu için mücadeleci, çekişmeli bir eylem bu. Bazı kişiler bundan hoşlanmıyor, direniyor ama orada bir hareket oluyor. Böylece kent yoksulları yapısal olarak ve artan bir şekilde yaşam şanslarını arttırıyorlar, kentsel hizmetlerden daha çok faydalanıyorlar.
Sessiz tecavüzün farklı toplumlarda farklı şekilleri olduğu söylenebilir mi? Mesela Türkiye’de gecekondular hiçbir zaman özel mülk arazilerine el uzatmadı, hep kamu arazisi üzerine kuruldu.
Elbette farklılıklar var. Mesela, Latin Amerika’da enformel mahalleler, büyük toprak sahiplerinin elindeki özel mülk arazilerine kuruldu. Bir gecede bir araya gelen, çoğu zaman eski köylerinden birbirini tanıyanların çevrelerine haber saldığı, tamamen spontane, hazırlıksız, plansız gelişen kolektif hareketlerdi bunlar. Ortadoğu’da sessiz tecavüzün daha farklı bir şekliyle karşılaşıyoruz. Daha bireysel örnekler ve nadiren özel mülkiyet üzerinde gerçekleşiyor. İran’da mesela hemen devrimden sonra boş binaların işgalini gördük. Bunlar orta sınıf memurların kooperatif usülü bir araya gelip inşa ettirdikleri ama devrim sırasında yarım kalmış büyük konut alanlarıydı. Devrim sırasında İran’ı terk eden büyük zenginlerin evleri de işgal edildi o dönemde. Tabii bunlar çok tartışıldı, mal sahipleri karşı çıktı. Zaten 1983’ün başlarına gelindiğinde büyük bir kısmı evlerden çıkartılmıştı.
Ulema bu tahliyeleri nasıl meşrulaştırdı?
Devrim sırasında ulemalar solcularla korkuç bir rekabet halindeydi, o yüzden başta onların söylemini benimsemişlerdi. Ünlü ulemalar, boş evlerin olduğu yerleri yoksullara gösteriyor ve girin diyordu. Ama sonra onları çıkardılar. O dönemde ülke içinde çok büyük bir karmaşa vardı. İslamî yönetim düzenden bahsediyordu, biz sizin haklarınızı tabii ki koruyacağız ama bu şekilde değil dediler. Hatta yoksullara yaşam tarzlarının zenginler için yapılmış bu evlere uygun olmadığını bile söylediler. Sonuçta yoksulları çıkardılar ve karşılığında onlara konut sözü verdiler.
Bu söz tutuldu mu?
Kısmen. Ama bir kısmı da ev alamadı. O dönemde ciddi bir karmaşa vardı. Bazı mollalar devrimin ilk döneminde aşırı popülizm yaparak “Her İranlının evi olmalı” diyorlardı. Bu cümle çok ünlü oldu.
Bu bugün çok konuşulan ‘barınma hakkı’nı hatırlatıyor. Böyle bir söylem Türkiye’de hiç duyulmadı. Önemli bir fark bu.
Devrimin ilk yıllarıydı, romantizm dönemi.
Ortadoğu’da sosyal konut meselesi nasıl?
Yoksullar için yapılan sosyal konutları kastediyorsanız genel olarak çok zayıf olduğunu söyleyebilirim. İran’da da, Mısır’da da çok zayıf. Bu tabii bu ülkelerde hâkim rejimin ideolojisiyle de ilgili. Mısır’da Nasır sosyalist olduğunu söyleyerek yönetime geldiğinde programının bir parçası sosyal konut meselesiydi. Biraz yaptılar da ama sonuç çok kötü oldu. Kutu kutu, kısıtlayıcı, kasvetli binalar; insanların şehrin çeperinde kendi inşa ettiği evlerden çok farklı, esnek olmayan yapılar ortaya çıktı. Bir şey ekleyemezsin, değiştiremezsin. Sonuçta, buraları gezdiğinizde koşulların bayağı berbat olduğunu görürsünüz.
İran ve Mısır’daki enformel konutlarla buradakileri karşılaştırabilir misiniz?
Böyle karşılaştırmalı bir çalışmanın önemli olduğunu düşünüyorum. İstanbul’dakileri çok iyi bilmiyorum ama sonuçta enformel konutlardaki yaşam kalitesi her ülkenin ekonomik düzeyiyle bağlantılı. Mısır, İran ve Türkiye’ye göre bayağı yoksul bir ülke. Bu da enformel konut alanlarına yansıyor. Çok daha yoksul ve çok daha yaygın bir form görüyoruz orada. Kahire’nin yarısı enformel konutlardan oluşuyor. İstanbul’daki gecekonduların kalitesi Kahire’dekilerden çok daha iyi. Mesela İstanbul’da derme çatma barakalar veya mağarada yaşayanlar yok sanırım. Tahran’da devrimden önce mağaralarda yaşayanlar vardı. 1990’larda Tahran’da büyük bir kentsel dönüşüm yaşandı. Dönemin belediye başkanının girişimiyle şehrin güneyindeki enformel bölgeler boşaltıldı. Bölge kocaman oyuklardan, mağaralardan oluşuyordu, biraz yağmur yağdığında evlere su basıyordu. Bunların hepsini boşalttılar ve büyük bir park ve kültür merkezi inşa ettiler. Önceden Tahran’ın güney ve kuzeyi arasında çok büyük bir ayrım vardı. Birbirinden tamamen farklı iki dünyanın olduğu bölünmüş bir şehirdi Tahran. 1990’larda bu değişti; Şah döneminde hiçbir zaman güneye gitmeyen kuzeyin zengin insanları, güneyde inşa edilen kültür merkezine veya diğer alanlara gitmeye başladılar.
Evlerinden çıkarılan insanlara ne oldu?
Onlara belediyenin inşa ettiği evlerden yer verildi. Çoğunluğu bloklardan oluşan toplu konutlara taşındılar. Ama buradaki yaşam kalitesi nasıldır bilmiyorum, buradaki insanlar yeni yaşamlarından memnun mu, değil mi, araştırılması gereken bir konu.
Sizin geliştirdiğiniz ‘sessiz tecavüz’ kavramı Ortadoğu kentlerindeki enformel kesimlerin tutunma stratejilerini anlamak için çok kullanışlı bir araç. Ama küreselleşmenin yoğunlaştığı bu dönemde eskisi gibi etkin bir şekilde uygulanabiliyor mu? Kent çeperindeki araziler artık sadece yoksulların değil, ulusal ve küresel ölçekte daha güçlü aktörlerin, büyük inşaat firmalarının da ilgisini çekiyor.
Bu çok doğru. Sessiz tecavüz sonuçta boş bir alanda gerçekleşmiyor. Özel koşullarda, başta da devletin formuna göre belirlenen bir ortamda gerçekleşiyor. Ne tür bir devlet? Ortadoğu’da gözlemlediğimiz yumuşak bir devlet. Yumuşak derken, yasaların olduğu ama bunun illa da uygulanıyor anlamına gelmediği bir durumdan bahsediyorum. Trafik kuralları var mesela, ama insanlar ne kadar uyuyor. Bu ‘esneklik’ durumu mülkiyet için de geçerli. Yumuşak devletlerde esnekliği mümkün kılan çeşitli yollar var: Yolsuzluk, enformalite, vs. Öte yandan, Batı’daki demokratik devletler daha katı devletler, en azından yoksullar için. Gelişmiş denetim ve gözetim teknolojileri sayesinde katı denetim mekânizmaları var. Yani, sessiz tecavüz yumuşak devletlerde daha mümkün. Ama Batı’nın katı devletlerinde de başka sessiz tecavüz yöntemleri var. Devletin şekli değiştiği zaman, sessiz tecavüz şekilleri de değişiyor. Sessiz tecavüz yapan sadece yoksul insanlar değil, devlet de yapabiliyor. Bu anlamda da giderek sertleşen bir mücadele var. Ayrıca, bazı kentlerin küresel mekânlara dönüşmesi, mutenalaşma veya art arda inşa edilen alışveriş merkezleri gibi küreselleşmeyle bağlantılı süreçler yoksulların hayatta kalma yöntemleri açısından yeni kısıtlılıklar oluşturuyor. Ama bazı alanlar yoksullara kapanıyor olsa da, başka sessiz tecavüz yolları ortaya çıkacaktır diye düşünüyorum. Kesin olan bir şey var ki, yoksullar için hayat daha da zorlaşacak. Küreselleşme olmasa bile... Mesela Kahire’de işportacıların yoğun olarak toplandığı pazar yerlerinde veya camilerin içinde hemen her gün zabıtalarla kavga çıkıyor. Belediye bazen onları tamamen uzaklaştırmaya çalışıyor, ama başka bir yere gidiyorlar.
Tahran ve Kahire’de yeni kentsel aktörler var mı?
Devrim sonrası İran’ında önemli rol oynayan yapılardan biri enformel kredi dernekleri oldu. Doğrudan arazi teminine karışmıyorlar, ama yoksulların kendilerine ev kurmaları için finansal destek veriyorlar. Özellikle Tahran’da oldukça popülist, politik açıdan muhafazakâr, hayır kurumu gibi çalışan yardım kuruluşları bunlar. Genel bir sosyal politika geliştirmiyorlar ama yoksulların ev kurabilmesi için kaynak yaratmaya çalışıyorlar. Mısır’daki benzer kurumlar uluslarası STK’larla irtibata geçerek çalışıyor. Ama İran’da yabancıların faaliyet göstermesine izin verilmiyor.
Ortadoğu kentlerinde İslamcılığın rolü nedir?
Hâkim argüman, Ortadoğu kentlerindeki yoksul mahallelerin İslamcı hareketlerin yükselmesi için verimli bir toprak olduğunu söylüyor. Buraların topografyasının İslamî hareketlerin propagandasının yapılabilmesini mümkün kıldığı ifade ediliyor. Ben bu konuda şüpheliyim. Bu konuda bir makale de yazdım: “Does Islamic Militancy Have an Urban Ecology?”1
Özellikle Batı medyasında 11 Eylül’den beri yaygın bir kanı bu. İslamcı köktendinci hareketlerin kenar mahallelerden beslendiği söyleniyor.
Akademik çevrelerde bile duyulabilen bir argüman bu. Teorik bir mantık kuruyorlar: Yoksulluk anomiye yol açar; göç, yoksulluk ve siyasi radikalizm birbirini besler. Örnek olarak gösterdikleri de Kahire’nin merkezinde yoksul ve radikal islamcı bir mahalle olan Imbaba. Bana göre, İslamcıların bu mahallelere girmesi ideolojik tercihlerinden dolayı değil. Onlar yoksulları mobilize etmek konusunda çok istekli değiller, çünkü yoksulları siyasî değişimin aktörü olarak görmüyorlar. O mahalleye gitmelerinin sebebi polis peşlerine düştüğünde şehirde en kolay ‘ortadan kaybolabilecekleri’ yerlerin buralar olması. Özellikle sokak numarası veya haritası olmayan bu mahallelerde kolayca ‘yok’ olabiliyorlar. Yani bu ideolojik bir tercihten çok, stratejik anlamda çıkarların örtüşmesinden kaynaklanan bir birliktelik.
Bu mahallelerdeki yoksul halkın İslamcı hareketlere yaklaşımı nasıl?
Kent yoksulları da aynı pragmatik perspektifle yaklaşıyor; özellikle Kahire’de, ama devrim sırasında Tahran’da da durum böyleydi. Onlara bazı hizmetler sunabildikleri, bazı ihtiyaçlarını giderdikleri sürece beraber çalışıyorlar, yani bu daha çok pragmatik bir işbirliği. Yoksullar ve İslamcılık veya yoksullar ve sol arasında ideolojik bir evlilikten ziyade, stratejik bir ortaklıktan bahsedebiliriz. Kahire’deki yoksullar, İslamcılar kendilerine yardım ettikleri sürece sıcak davranıyorlar; çok önemli İslamî hayır kurumları var mesela Mısır’da. Aynı şekilde devlet de hizmet götürse, ihtiyaçlara cevap verse, oranın halkı devletle de yakın olur. Tıpkı İmbaba’da polis İslamcı militanları çıkardıktan sonra, USAID (Amerikan Uluslararası Kalkınma Ajansı) gelip kanalizasyon sistemi inşa ettikten sonra olduğu gibi. Kısacası, ben kent mülksüzlerinin ideolojik olmadıklarını düşünüyorum. Daha doğrusu, ideolojik olmanın bedelini ödeyebilecek durumda
değiller. Bu açıdan sınıf çok önemli.
Röportaj: DİDEM DANIŞ
İstanbul Dergisi, sayı 64
Gönderen
Mr.Dere
zaman:
Perşembe, Nisan 23, 2009
0
yorum
21.4.09
19.4.09
7
7. paketi mutlaka işaretle,dinoda gördüm bende linkini koyuyorum.
yedide yedi ne dersen de aynı ekonomik koşullarda yaŞıyoruz,kuyruklarda bekliyoruz ucuz ekmek için koşturuyoruz.
http://www.yedincipaket.com/
Gönderen
Mr.Dere
zaman:
Pazar, Nisan 19, 2009
0
yorum
18.4.09
MY NAME NON PROFİT EROL NOT, PROFİTEROL
From Cecilia Alemani - X - NO SOUL FOR SALE
My name is Cecilia Alemani and I am contacting you on behalf of X Initiative, a new not-for-profit art space in New York City that opened on March 7, 2009. X occupies the beautiful space of the former Dia Center for the Arts in Chelsea, located at 548 West 22nd Street, and will be active for one year.
I am writing to invite you to participate in our upcoming summer project – NO SOUL FOR SALE – A Festival of Independents – a festival that will bring together the most interesting not-for-profit art spaces from around the world. This event will gather, for a period of 5 days, fromJune 24 to the 28, the most exciting, innovative and respected not-for-profit centers, alternative institutions, artists’ collectives and independent enterprises that are currently active contributors to the international art scene.
The idea of the festival is quite simple. We will invite up to 50 not-for-profit art spaces and ask them to present themselves and/or the artists they support. Each organization will be offered a pre-assigned space within the premises of X for FREE with no strings attached. X will only provide electricity and approximately 250 sq.ft. (20 square meters) of floor space; everything else will be up to the participant. The participating groups – the “independents” as we like to call them – will be free to show whatever they like, whether it be art, performances, publications, videos, or simply themselves. In addition to the exhibition space, X will also make available a stage/performance area that will be open to each participant for a one hour period where participants can organize performances, presentations, film screenings, music programs, or other events.
NO SOUL FOR SALE is a grass-roots initiative with very limited resources; we can offer only space and time. For everything else we will count on your enthusiasm, generosity and spirited participation. We cannot offer any funds for shipping works, transportation of staff, accommodations or any other miscellaneous services. Nevertheless, we believe that this will be a unique opportunity for you to share your vision with other diverse international not-for-profits and independent enterprises.
We admire your work and your commitment. We want this festival to be a gathering of people who share a passion for art and who have devoted their time and energy to the art they believe in beyond the limits of the market and other logistical constraints. NO SOUL FOR SALE is a festival of unreasonable people, and we hope that we can count you among them.
If you wish to participate, please send us your confirmation no later than April 20th. In the meantime, please do not hesitate to contact me if you have any questions or concerns. We are also open to recommendations of other not-for-profits that may be interested in participating in this exciting project.
NO SOULD FOR SALE – RULES OF ENGAGEMENT:
WHEN: up to one week, from June 22 to June 28, 2009 (the event might last only one long weekend if the participants prefer it to be shorter)
WHERE: X Initiative, 548 West 22 St, New York.
SPACE: Each participant will receive roughly 250 sq.ft. (20 square meters) of space for free – no strings attached, no limits imposed.
Partition walls are not available, however they can be ordered and built according to basic specifications at your own cost. We encourage your creative solutions and Do It Yourself spirit to divide the space and present your content and ideas in an unusual, personal manner.
TIME: Each participant will be offered one hour of air-time in our stage area.
INTERN: Each participant will be offered an intern to help with the preparation of the event.
POSTER: All participants are encouraged to design a poster that represents their space, their vision and their ideas. We will print your posters and hang them in the exhibition space.
Thank you for your attention and I look forward to hearing from you soon
Best,
Cecilia Alemani
MRDERE
hi,cecilia
thank you for your inviatıon,I would like to join this organization in a way,and to explain myself and to share my work gives me happiness.I do not have any financial resources as an artist my work and my conduct then execute 49A.Really a non-profit art exhibition areas exist great idea.I would like to partake in this exhibition,but unfortunately I do not have enough money to stay there and departure and return flight ticket.
Even if you do not come,I can send the necessary documentation and installation plan
I do not know what my course?ı need your help this matter
more information about me and 49a this link
best wishes,ı waiting good news:)
Cecilia
hi
thanks for your message and interest in participating in No Soul For Sale
Can you be a bit more specific with your plan? Are you proposing of sending artworks without being here? Can you please clarify?
thanks!
best,
cecilia
MRDERE
Hello again Cecilia
I thank you for your interest basis,Where ever you come to me,It is important invitation,
To solve the problems in your head will try to explain more detailed
I consists of two parts my ınstallatıon,a first part stencil,a simple stencil will be applied to floor space(ı hope this possible)second part and exhibition of work produced documents that for DVDs a lcd tv or anything tv monitor and dvd player.
If you are small lcd and The column can be placed in one of the gallery.the cutting stencil is quite simple I guarantee my:)
if the column is not,stencil is enlarged in size,in this way any televısıon can use to be in ınstallatıon.
I could tell my head,and ı send stencil samples on attachment
and ım sorry bad my English deficiency
Best wishes
Cecilia Torchiana
My name's Cecilia, I work at X-Initiative.
I read your email that Cecilia Alemani sent to me with the description of your work, and I would like to thank you for your interest in our Festival, "No Soul for Sale".
Unfortunately, we're only considering not-for-profit organizations or artists who are able to come to New York in person.
In fact, the idea of the Festival is to give the Independents the opportunity to get to know each other and to present themselves, not just their artworks, to the New York public.
Thanks again for your interest.
All the best.
Cecilia Torchiana
MRDERE
hi cecilia,nice to meet you
I thank you, but I do not understand,I wanted to be a part of the exhibition,but unfortunately I think the presentation consists of exhibitions.how the concept of this exhibition describes the non-profit them open field?.
I'm putting this blog correspondence
but there's a lot more to say
thank you for all
best wishes
Cecilia
Dear Mehemet,
No Soul For Sale is a Festival of Independents, not an exhibition. In order to participate, you have to come to NY and be present to the 5 days of the festival to introduce your activity to the city and the art community. We are only inviting institutions, artists collectives, and organizations that can actually come on site. Tha'ts the idea of the festival, which again it is not an exhibition. It's a platform of exchange and dialogue, not a showcase of artworks.
We would love you to present your activity here in NY, but if you cannot come, I'm afraid we cannot install your work on your behalf.
Sorry for the misunderstanding
Please let me know if you have further questions
Best,
Gönderen
Mr.Dere
zaman:
Cumartesi, Nisan 18, 2009
0
yorum
17.4.09
15.4.09
13.4.09
Every word is like an unnecessary stain on silence and nothingness
Gönderen
Mr.Dere
zaman:
Pazartesi, Nisan 13, 2009
0
yorum
Gönderen
Mr.Dere
zaman:
Pazartesi, Nisan 13, 2009
0
yorum
12.4.09
Kirk yıllık kabzimalim boyle karpuz gormedim
Dün müthiş bir "derbiye"sizlik yaşandı çok cins ve hatta alıştığımız görüntüler.Agresif bir futbol mücadeleden ve beraberlikten uzak kıyası eleştirilen bir ahmet çakar durumu yani."Sevgi ile bağlı değilsen nefret ile düğümlenmişsin" türk futbolunu marka yapıyoruz diyen insanlara böyle bir bir seslenmek lazım,ben futbol izlemem,sevmem hatta buna örnek ehliyetimde yoktur öyle hani arabam olsun gezeyim falan,bisiklete bile merak edip binmiş değilimdir,beni nedense hiç enterse etmemiştir ama bizim türk insanı futbola acayip bağlı bir yaşam alanında yaşıyor. Hatta hayatımız futbol diyen bir felsefeyle yaşıyoruz ama dünkü rezillik neydi be kardeşim???Heryerde küfürler kafa atmışmış atmamışmış rantmış futbolmuş?yeşilmişik,safmışık.Dura dura sıra şimdi türk futbolunda tezgah varmı yokmu ya kadar geldi ya helal olsun...
Gönderen
Mr.Dere
zaman:
Pazar, Nisan 12, 2009
0
yorum
11.4.09
SEN GİTTİN GİDELİ BEBEK SANA TOPLİST YAPTIM
Gönderen
Mr.Dere
zaman:
Cumartesi, Nisan 11, 2009
0
yorum
9.4.09
bukowski,tabelayı daha yükseğe asmış
Lağım suyunda kuğular boğuldu.
tabelalari indirin,
zehirleri test edin,
ineği boğadan uzak tutun,
ayi gülüyle güneş arasina barikat kurun,
gecemden lavanta öpücüklerini alip götürün,
senfonileri birer dilenci gibi sokaklara
koyun,çivileri hazirlayin,
azizlerin sirtlarini kamçilayin,
kedilerin önünde tehlikeli numaralar için
kurbağa ve fareleri kullanin,
hayran birakan tablolari yakin,
şafağin üzerine işeyin,
artik aşkim
ölü...
Gönderen
Mr.Dere
zaman:
Perşembe, Nisan 09, 2009
0
yorum
8.4.09
KAYIP MELANKOLİ
Eskiden ne gülerdim karikatürlere bırakmayan peşimi gölgeler gibi hep önümden yürürdüler,ben severim hala gülmeyi hüzünlenmeyi arada bir bağırmayı sıçramayı,çok fazla normalleştim anomaLİLEŞTİM, ZATEN LEŞTİM BELKİ BİRAZ FAZLA KOKTUM,yalnız bırakan melankoliyi sevdim işte biraz şiire dadandım,
Dedem ne derdi "tarhana tartar ümüğümü yırtar baklava kardaş gel beni kurtar",tat gibi ağzımda kalbimde,belleğimde herşey.Gövdeme baktığımda dev bir midemi yoksa bir gözmü diye karar veremediğim zamanlar oluyor.Bazen köşe başına oturup insanlara abi ben geçici körüm bana bir yüz kaat borç versene diyesim geliyor,doktor bey yaşayacakmıyım?
Kayıp melankoli bu ne hissettireceği belli olmaz,kendi önüne tezgah açan düşünceler var şiirleri söylüyorlar,basit etten bir makina hergün sözcüklerle yağlanıyor...
Gönderen
Mr.Dere
zaman:
Çarşamba, Nisan 08, 2009
1 yorum

"Agora”
Opening/Açılış 10.04.2009
Cem Tütüncüoğlu / Bulut.Cloud
Nejat Satı / Agora
Agora:
2008 yılında ciddi anlamda bir çalışma ve paylaşım alanına ihtiyacım olduğunu hissettim..
Ancak zamanla bu ihtiyaç giderilemedikçe, bir reflekse dönüşmeye başladı.
İhtiyaç zamanla reflekse dönüşmeye, refleks ise bir paylaşım alanına...
Aslında çalışma alanım hiçbir zaman kazanç alanım olamamıştı, ve bu, alanın darlığına rağmen büyüyen bir yapıttı...
İhtiyaç olan ise sadece bir pencere idi!. İnsanları izleyebildiğim. İstediğim şeyi ise rahatlıkla gösterebildiğim, “asabildiğim”...
Bu bir çok açılımı ve yorumu içinde barındırıyor. Belki de en ilkel anlamı ile Agora oluşturmak. Taşları dizmek ve tahtaya bir şeyler karalamak...
İşte “agora” bu vesile ile ilk “düzenlemesini” 10 nisan 2009 akşamı; Cumhuriyet Blv. No: 54 Büyük Kardiçalı Han Kat:1 no:118 Konak-İzmir/Türkiye'de gerçekleştirirken sizleride içinde görmek ister.
Sevgiler.
nejat satı
Agora:
In 2008 I felt ,deeply, that I had to have a space to work and share.In time, this need has turned into a reflexisive situation since it wasn’t fed.
A need turned into a reflex,a reflex turned into a sharing circle.
Actually my works never be able to become a profit, and this, despite of this narrow space ,is a growing piece of work.
The necessity is only a window!That I can watch people.That I can ‘show’ or’ hang’ whatever I want…
This includes lots of declinations and comments.Maybe in the most primitive way of founding an Agora.To set the stones and drawing something on a board…
By this means agora wishes to see you around when it show off its first arrangement on Cumhuriyet Blv. No: 54 Büyük Kardiçalı Han floor:1 no:118 in Konak-İzmir/Türkiye on 10th April 2009.
With the best
nejat satı
Gönderen
Mr.Dere
zaman:
Çarşamba, Nisan 08, 2009
0
yorum
7.4.09
Anayasa Yanılsaması Çağhan Kızıl
(27.01.2008)
"Yasa, nedensiz bir akıldır" - Aristo
"Demokrasinin bütün hastalıkları daha fazla demokrasi ile tedavi edilir." - Alfred Smith
"Yanlış bir kavgada doğru bir kahramanlık olmaz" - Shakespeare
Uzun zamandır sürüp giden anayasa tartışmaları, Kuzey Irak operasyonu, PKK´nın eylemleri, ve bir "linç" fikstürünün açığa çıkmasıyla biraz unutulmuştuysa da şu günlerde tekrar alevlenmeye başlıyor. Aslına bakılırsa, bir anayasa değişikliği birçok açıdan yarar sağlayabilir. Anayasanın "sivil" olması toplumsal hak ve özgürlükler bağlamında rahatlamalar getirebilir ancak bunun ön koşulu, anayasanın sivilliğinden ne kastedildiğidir. Bu kavramın içeriği elbette politik kültürümüze ve otoriter devletçi yapımıza hiç de yabancı olmayan bir tepeden inmeci "sivillik" olmamalıdır. Zira böylesi bir anayasa metni, toplumsal isteklerin her türlüsünü kısıtlayıcı bir nitelik taşımaktan öteye geçemeyecektir. Kesin olan bir nokta var ki, o da toplumsal kesimler anayasa sürecine olabildiğince müdahil olmalıdır. Aksi takdirde anayasa bir yanılsamadan ve neoliberal dünya sistemine daha sıkı bir eklemlenmenin hukuki ayaklarını örmekten başka bir işe yaramayacaktır.
Anayasa tartışmalarının minvalini, laiklik ve türban meselesine indirgeyerek büyük bir hata yapılıyor. Sanki ülkenin ve anayasanın tek sorunu buymuş gibi. Hassasiyetlerini daraltıp demokratlıklarını aslında gerçek anlamda hiçbir zaman vuku bulmamış bir laiklikle özdeşleştirenlerin yanlışları kadar, "sözde demokrat ılımlı islamcılar"ın popülist yaklaşımları da buyurun buradan yakın dedirtecek cinsten. Anayasa değişiyor ama toplumun çok az bir kesimi gerçekten yeni anayasanın içeriğini sorgulayıp ona bütünlüklü bir tepki ve eleştiri verebiliyor. Laiklik kavramına takıldık gidiyoruz.
Anayasa tartışmalarına katkı koyan fikirler genelde iki kutupta yoğunlaşıyor. Yeni anayasanın Türkiye Cumhuriyeti´nin temel değerlerine zarar verileceğini düşünenlerce oluşturulan laikliğin korunmasını bayrak yapan bir ulusalcı-sosyal demokrat cephe ile bunun karşısındaki statükonun askeri-bürokratik tahakkümüne karşı devlet erkini ve iktidar hegamonyasını eline geçirmeye çalışan ve bunun getirdigi tüm yaptırımları tekeline almak isteyen liberal-muhafazakar bir sentez kampı ve bu kampın cazibesine kapılan çevreler. Ancak üçüncü ve diğer ikisinden daha demokratik olacak bir cepheye olan ihtiyaç eskiden hiç olmadığı kadar gereklilik arz ediyor. Çünkü toplumsal kesimlerin kendi ihtiyaçlarını ve isteklerini yönetişim mekanizması içinde aşağıdan yukarıya doğru iletebilecek bir yapıya ihtiyaçları var. Bu ihtiyacı hukuki anlamda karşılayabilecek ya da bu yolun yapılmasında katkıda bulunabilecek bir anayasal çerçeve yaratmak, solun ve demokratlarin anayasa konusunda almaları gereken tavrın ana öğesi olmalıdır. Zira, anayasa, toplumdaki biçimsel tahakkum mekanizmasına sözde hukuki bir içerik katmayı amaç edinir. Anayasanın kalıpları zaten en baştan toplumu kalıplar içine sokar. Yasalar dinamik bir devinime sahip değildir; bu devinimi sosyal yaşama demokratik bir anlamda katan halkın sürece dahil olma kapasitesidir.
Korku siyasetinin seçimlerde ne getirdiğini gördük. Bu taktik işe yaramıyor. Neden hâlâ siyaseti bu korkuya ve “gerekirse gereğinin yapılacağı” açıklamalarına sıkıştırıyoruz? Gerçekten bu ülkenin en önemli sorunu türban ve laiklik mi? AKP´den önce ülke çok mu laikti? Zorunlu din dersleri, diyanet işlerinin varlığı, egemen sünni din politikası, devletin dini kontrol etmesi... Bunlar olsa olsa çarpık gelişmiş bir laikliğin belirtileri değil mi? 12 Eylül rejiminin getirdiği toplumu ve siyaseti “daha da bürokratikleştirme, militaristleştirme” politikalarının ve bunun yarattığı kurumların varlığının sona erdirilmesi ve demokratik bir toplumsal yapıya evrilmek için çaba göstermek, askeri vesayeti, 12 Eylül kurumlarını, siyasette hamaseti, demokrasi diye darbe çığırtkanlığı yapmayı savunmak değildir ki! Son günlerde PKK şiddetini veri alarak toplumu kutuplaştırmak, birilerini ötekileştirmek, birarada yaşama kültürünü parçalamak ve "sivil" öfkeyi etkin bir dönüştürücü güç olarak kullanmanın zemini birilerinin eliyle yaratılıyor. Düşmanlık körükleniyor, milliyetçi olmamak linç icin yeterli bir neden sayılıyor, Kahramanmaraş´ı, Çorum´u, Sivas´ı hatırlatan sahneler yaşanıyor. Tepki PKK vahşetinden çok Kürtlerin hepsine sıçrıyor; bununla da kalmayıp sol partiler, dernekler, STK’lar hedef seçiliyor. Yeni anayasa bu sorunları tek başına yok edecek değil ancak, bu sorunların çözümü noktasına bizi ilerletebilecek bir demokrasi hukuku ile bezenmesi şart. Asıl ihtiyacımız olan neoliberal ekonomi politikalarının sadık uygulayıcısı AKP’ye karşı toplumu demokrasi, özgürlük, adalet ve bir arada yaşayabilme kültürü içerisinde yeniden yaratabilecek gerçek bir sol alternatif. Yönetimin iyiliği, kuralların konmasında toplumun katılımının ne kadar olduğuyla doğru orantılıysa, siyasetin ilerici nitelik kazanması için konsensus aşağıdan yukarıya doğru inşa edilmelidir. Var olanın gölgesinde kalmak, geleceği de var olana tabi kılıyor. Zira neo-liberalizm tüm coğrafyaları kendine bağlarken, kapitalist ulus-devlet mekanizmasının korunması üzerinden bir mücadele gerçekliğini yitiriyor. Devletin bekasını korumak için toplumun bekası feda edilmemeli.
Anayasa taslağında birçok eksiklik var elbette. Kadın hakları ve kadına ayrımcılık ne olacak? Emekçilerin hakları ne olacak? Sosyal devlet, hukuk ve demokrasi açısından anayasa ne getirecek? Anayasa siyasi liberalizmin kısıtlı bir ozgurluk alanına tabi sermaye ilişkilerini mi sabitleyecek? Yoksa sosyal devlet, bireysel hak ve ozgurlukler açısından gelişkin bir demokrasiyi mi içerecek? Bunlar yakıcı sorular ve toplumsal mücadelede turnusol işlevi görüyorlar. Bu nedenle, kendini demokrat hisseden herkesin anayasa için onemli bir rol oynaması gerekiyor. Mutaasıp resmi devlet ideolojisine tabi, otoriter devlet kültünün bir tepeden inmeci anayasasına karşı alttan gelen istekleri yansıtan bir halk anayasası yapılmalıdır.
Anayasa taslağında türbana takılan zihniyet, çoğu onemli noktayı gözden kaçırıyor. Sendikal haklar açısından 47. madde sendika kurma hakkına engel getiriliyor. Milli güvenlik ve kamu duzeni bir önkoşul olarak ortaya konuyor. Keyfi olarak grev hakkının engellenmesi bu açıdan gündeme geliyor. Oradan buradan toparlayarak, her telden biraz çalarak, taslakta demokrasinin de birazcığı sunuluyor. Grev anayasal hak olmuyor ama lokavt gibi muğlak ve uluslararası kabul gormeyen bir kavram anayasaya dahil ediliyor. Başka sorunlar da var elbette. Yeni anayasa taslağı aslında 12 Eylül anayasasının temel hak ve özgürlükler açısından bir devamı niteliğinde değil mi? Önemli olan işin içinde halkın temsil edilebileceği demokratik kitle örgütleri, sendikalar, meslek örgütleri kurum ve kuruluşların yer alabilmesi. Ancak bu taslakta bunun esamesi bile okunmuyor. Yenilenecek Anayasa'da, eskisinin başlangıç bölümünde olan “sosyal adalet” vurgusu, kaldırılmıştır. Ancak laiklik fırtınası içinde bu unutuldu. Belki de unutturuldu. Sosyal devlet olgusu ise, 2. maddede “sosyal bir hukuk devleti” laf kalabalığına indirgenmiştir. “Sosyal devlet” olgusunu daha net nitelendirilmelidir. Madde 46'da iş güvenliğinin esamesi yok. Türkiye’de insanlar, Tuzla'daki uluslararası mafyaya çalışırken yaşamlarını yitiriyorlar ve sosyal adalet vurgusu yeni anayasadan çıkarılıyor, iş güvenliği es geçiliyor; bizde hareket yok, eylem yok. İş kazası sonucu ölüm, 800 civarı iken, bu yıl 1600 olmuş. Sendikal haklar ve örgütlenme özgürlüğü azaltılıyor. Polis kanunu sertleştiriliyor. Bilimsel yatırımlar azalıyor. Tarım yok oluyor. Siyasi partiler yasası kemikleşiyor. Kadın ayrımcılığı artıyor. Fişleme ve yasadışı bilgi toplanması artıyor. Toplumdaki mikro-milliyetçilikler körükleniyor. Askerî harcamalar artıyor. Bütçe planlaması teknotratlaştırılıyor. Din ve vicdan özgürlüğü, saçma bir devletçilikle bütünleştiriliyor. Yargının bağımsızlığı azalıyor. Şovenizm artarken, milliyetçilik hortluyor. Eğitimin niteliği düşüyor, ücretlendiriliyor (toplam gelirden eğitime ayrılan bütçe Zimbabwe´de %7.1, Namibya´da %9.2, Kongo´da %6.1 iken Türkiye´de bu oran %2.2. Kişi başına düşen kamu eğitim harcaması Meksika´da 400, Malezya´da 363, Lübnan´da 154 dolarken Türkiye´de bu 136 dolardır). Sosyal güvenlik sistemi yavaş yavaş daha kötüye gidiyor (Bebek ölümlerinde Avrupa’da hâlâ birinci sıradayız. Doğan her yüz çocuktan 1 yaşına basmadan ölenler Romanya’da 20, Bulgaristan´da 14, Malezya’da 8 iken Türkiye´de 36). Katılımcı ve çoğulcu bir yönetim anlayışı yerine merkezi bir lider sultası rejimi kanıksanıyor. Doğa tahrip ediliyor, kültür yok oluyor. Kültürsüzleşme ve tektipleşme alabildiğine devam ediyor. Sanata gereken önem verilmiyor, operalar, tiyatrolar bir bir kapatılıyor. Türkiye, dünya gelişmişlik endeksinde Zimbabwe, Paraguay, Sierra Leone gibi ülkelerin düzeyine geriliyor. Gerçek bir demokrasi, bunların hepsinin düzelmesi için bütünlüklü bir proje yürütmelidir.
Kadın hakları konusunda da anayasa yine erkek egemen bir zihniyete sahip. Ataerkil aileyi temele oturtan, kadınların benlik haklarını üzerinde siyaset yapılabilecek bir konuya çeviren, türbanı birinci derecede onemli bir sorun olarak gösterirken kadınlardan çok erkeklerin karar aldığı bir kutuplaşma sürecini ören bir zihniyet, anayasada türban yasağını kaldırıyor diye demokrat mı olacak? Toplumsal cinsiyet sorununu özgürlükçü ve katılımcı bir açıdan ele almayan her türlü bakış açısının, yine yaşanan kısır döngünün içinde kalacağı unutulmamalidır. Dünyadaki işlerin %67.2’sini yapan kadınlar toplam gelirin sadece 9.4’üne sahip oluyorlarsa, burada türbandan daha önemli sorunlar olduğu aşikar.
Anayasa sihirli bir değnek değil ki, birçok sorunu çözsün! Örneğin Dink cinayetinden dolayı polisler hakkında dava açılamıyor. Mahkeme buna izin vermiyor. Hayata dönuş operasyonlarında insanları diri diri yakan görevlilerin isim listesinin tutanaklardan çıkartıldığını emekli bir binbaşı kitabında söylüyor. Festus Okey, karakolda polis kurşunuyla öldürülüyor, ama olayın içyüzü açıklanmıyor. PKK´ye olan öfkeyi toplum olarak nasıl yansıttığımıza ne demeli? Mahalleler abluka altına alınıyor, kürt mahalleleri basılıyor, sol partilerin binaları yakılıyor, insanlar cadı avına çıkıyorlar. Anayasa bu iç savaş senaryosunu önleyebilecek özgürlük alanını yaratabiliyor mu? Komünizmle mücadele dernekleri, milli talebe birliklerinden, MC hükümetlerinden gelen kadrolar elbette demokrasiyi nasıl anlarlar tahmin edebiliriz. Ama bu gidişe dur demek de alttan gelen baskıyla olur. Kendilerini devletin asıl sahipleri olarak niteleyenlerle, muhafazakarların gerginliğinde üçüncü bir demokrasi cephesi açmak zorunludur. Anayasaya da mudahil olmak bu cephenin gorevidir. 12 eylül anayasasının devamı bir anayasa, günümüz ekonomik rekabet koşullarına ülkeyi adapte etmeye çalışan bir anayasa olacaktır ve çok da kıymet-i harbiyesi olmayacaktır.
Sol toplumun vicdanıdır. Bunu her alanda ortaya koymak gerekiyor; anayasa tartısmalarında da. Parti kapatmanın zorlaşması, geçici 15. maddenin kaldırılmasıyla darbecilerin yargılanması, zorunlu din dersleriyle ilgili 24. maddenin kalkması, askerî yargının ve YÖK'ün yetkilerinin sınırlandırılması ise anayasa taslağındaki olumlu gelismeler. Ancak dağın fare doğurması gibi, kısıtlı bir özgürlük alanı yaratacak bir "sivil" anayasaya halkın kendi isteklerini hissettirmesinin yolunu açacak bir tavrın gerekliliği geçerliliğini hâlâ koruyor.
Refleks dergisi, Ocak 2008, sayı 5
Gönderen
Mr.Dere
zaman:
Salı, Nisan 07, 2009
0
yorum
6.4.09
3.4.09
.jpg)
herkes bir durgun ,herkes bir dongun,havadanmı süreçmi krizmi?insanlar fikir temaslarını askıyamı aldılar,ketliyorlarmı yoksam?O kadar geçirgen fikirlere o kadar daralmış vakitler iyi gelmiyor.İnsanlar havaların düzelmesini ama birbirlerini dinleyen insanların hele varsa dostlarının olmasını arzu ediyor.bir seçim analizi geçirdik bir şöyle sağlam analiz,yorum sanat blog dünyasından okuyamadık,insan feyz almak istiyor, gaza gelmek, iki cümleyle katılmak,türkiye daha demokratik atılımlar için birbirini dinlemek ve üste çıkma herşeye "sızma" politikasını bırakacaktır umut ediyoruz.Bizde sabah kahvaltılarındda görebileceğiz zeytin yağını/peynirini vesairemizi.İzmire geleyim; PerfectLovers dedik cuk olmaddımı kaşar artı sucuk.iki dilim ekmek idik aramızına neee kaşarlar girdi diye..İzmirin ne farkı var dtpden?bakın alınan yerlere hep tiriübn ege ye bakın.demokrasi adına herkes atıyor tutuyor kimlik söylemi bir yaşam felsefesimidir as-iz dostlarım.öyleyse her konuda rantçı neden davranıyorsunuz?her yerde boy boy gördük boy boy kustuk o yazıları görünce.Kent kentine sahip çıkanlarındır diyen adam size arsenik verdi sizde bunu asosyal demokratca kabüllendiniz.Daha önce kat kat yazdım dilim dilim kestim söylemimi tarttım verdim size tam gramı gramına insanlar beni anlasınlar paylaşsınlar falan zart zurt.Bu şehirden adam olmaz diyorum adam çıkmaz demiyorum,adam olmaz.Açık ve seçik kesiyorum ahkamımı.bize en büyük yardımlar bile en uzaklardan geliyor.en yakınlarımız bile uyuyor bırakın uyandırmayın,onlar herşeyi eleştirmeyi bildikleri gibi kendilerini eleştirselerdi bu halde olmazdık.izmir kendiyle muhalefet, gerçek muhalafeti kaldıramayacak iktidarı ve dostları ve bu şehrin esas soruları bu çözümsüzlük bir bant kaydıdır döner durur
Gönderen
Mr.Dere
zaman:
Cuma, Nisan 03, 2009
1 yorum
Blog Arşivi
- Aralık 2009 (10)
- Kasım 2009 (21)
- Ekim 2009 (20)
- Eylül 2009 (23)
- Ağustos 2009 (17)
- Temmuz 2009 (24)
- Haziran 2009 (20)
- Mayıs 2009 (12)
- Nisan 2009 (20)
- Mart 2009 (22)
- Şubat 2009 (19)
- Ocak 2009 (17)
- Aralık 2008 (16)
- Kasım 2008 (14)
- Ekim 2008 (21)
- Eylül 2008 (16)
- Ağustos 2008 (17)
- Temmuz 2008 (24)
- Haziran 2008 (15)
- Mayıs 2008 (16)
- Nisan 2008 (17)
- Mart 2008 (14)
- Şubat 2008 (17)
- Ocak 2008 (16)
- Aralık 2007 (12)
- Kasım 2007 (10)
- Ekim 2007 (16)
- Eylül 2007 (11)
- Ağustos 2007 (15)
- Temmuz 2007 (12)
- Haziran 2007 (12)
- Mayıs 2007 (20)
- Nisan 2007 (20)
- Mart 2007 (20)
- Şubat 2007 (17)
- Ocak 2007 (18)
- Aralık 2006 (16)
- Kasım 2006 (25)
- Ekim 2006 (27)
- Eylül 2006 (9)
- Ağustos 2006 (1)
- Temmuz 2006 (10)
- Haziran 2006 (5)
about me
- Mr.Dere
- Mr. Dere’s artistic practices are based mainly on the city and whereby he focuses on interventions and observations within local culture of the city.

This work is licensed under a Creative Commons Attribution-Noncommercial-No Derivative Works 3.0 United States License.
.jpg)
.jpg)

.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)